oda 0711 III

Sanki doktorun sözleri ile arasında kalın bir duvar vardı. Sanki aslında söyledikleri onun hakkında değil de başka biriyle ilgiliydi. Kanser olan bir yakını olsaydı, onun için çok endişelenir, paniğe kapılır hatta yıkılırdı. Tuhaf bir biçimde o an kendisi için pek bir şey hissetmiyordu.
Laetitia Colombani

İnsan, sevdiği adamın bir gün kendi adını söylemekte zorlanacağını hiç düşünmüyor. Evlendiğimiz gün bana bakarken gözlerinde kocaman bir hayat vardı. Bir ömür kurmuştuk beraber. Evimiz olmuştu, çocuklarımız olmuştu. Birlikte yaşlanmayı konuşmuştuk. Ama hiçbirimiz… Bir hastane odasında yaşlanacağımızı konuşmamıştık.

İlk başlarda sadece baş ağrısıydı. Yorgunluktandır, dedi. Sonra unutkanlık başladı. Anahtarını nereye koyduğunu hatırlamıyordu. Aynı soruyu birkaç kez soruyordu. Ben de yaş ilerliyor diye geçiştiriyordum. Meğer beyninin içinde sessizce büyüyen bir tümör varmış. O günü unutamıyorum. Doktor filmi masaya koydu. Birkaç saniye sustu. Sonra sadece iki kelime söyledi: “-Beyin tümörü…”

O an dünya durmadı. İnsanlar yürümeye devam etti. Arabalar geçti. Telefonlar çaldı. Ama benim hayatım o odada kaldı…

Ameliyattan sonra onu ilk gördüğümde… Başındaki bandajlardan çok gözlerindeki boşluk canımı acıttı. Eskiden bana güven veren adam, bu kez gözleriyle benden güç istiyordu. Ve ben… Dağılmaya hakkım olmadığı için ayakta kaldım. Çünkü eş olmak bazen ağlamayı ertelemekti. Gündüz onun yanında güçlü duruyordum. “-İyi olacağız.” diyordum. Gece eve dönünce mutfağın ışığını açmadan sessizce ağlıyordum. Çocuklar duymasın diye, o duymasın diye, ben bile duymayayım diye…

Her kemoterapi günü biraz daha eksiliyordu hayattan. Saçları döküldü. Yüzü değişti. Elleri inceldi. Ama en çok sesi değişti.

Bir insanın sesi de hastalanır mı? Meğer hastalanırmış.

Sonra yürüyememeye başladı. Koluna girdim. Bir zamanlar bana yol gösteren adamın adımlarını ben sayıyordum. “Bir… iki… yavaş…” Hayat ne tuhaf… Eskiden ben onun arkasından yürürdüm. Şimdi düşmesin diye önünde yürüyordum. Bazen bana bakıp özür diliyordu. “-Neden özür diliyorsun?” diye soruyordum. “-Sana yük oldum…” diyordu. Oysa bilmiyordu… Sevdiği, insana yük olmazdı.

En zor anlar gecelerdi. Uyurken nefesini dinliyordum. Bir an sessizlik olunca irkilip doğruluyordum. Çünkü insan, sevdiği birini kaybetmekten korkunca, nefes alışını bile saymaya başlıyor. Doktorlar bazen umutlu konuşuyordu. Bazen susuyordu. Zamanla şunu öğrendim…

Doktorların sessizliği, bazen bütün cümlelerden daha ağırdır.

Şimdi hastane penceresinden dışarı bakıyorum. Hayat devam ediyor. İnsanlar kahkahalar atıyor. Birileri düğün hazırlığı yapıyor. Birileri tatile gidiyor. Ben ise sadece… Bir gün daha onunla aynı odada uyanabilmeyi diliyorum.

Çünkü sevgi, büyük sözler söylemek değildir. Sevgi; gece yarısı serum alarmıyla uyanmaktır. İlaç saatlerini ezberlemektir. Üşümesin diye battaniyesini sessizce düzeltmektir. Elini tuttuğunda hâlâ ilk günkü sıcaklığı aramaktır.

Ve anladım ki…

Nikâh masasında edilen “İyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta…” sözü, en çok hastane odalarında anlam kazanıyormuş. Çünkü gerçek eş olmak; hayat güzelken yanında olmak değilmiş, eksilirken yavaş yavaş, tuttuğun eli bırakmamakmış.

2 cevaplar
  1. İbrahim
    İbrahim says:

    Deruni hocam, kaleminize, yüreğinize sağlık. Bizlere iyi geliyorsunuz, seviliyorsunuz❤️

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.