yürüyüş kararı

  Öylece oturuyordu.  Birazdan konuşur; konuşmasa da olurdu. Fevzi dinlerdi. Duymak için kulağa ihtiyaç vardı nasılsa, kelimelere değil. Hafifçe boynunu büktü Efsun sonra. Her şey değişti, her şey yeniden şekil almaya başladı Fevzi’nin gözünün önünde. Dalgalı saçlarından asi olanlar yüzünün yarısını kesti. Eşkıyalık bu! Yüzünün yarısı ilhak edildi saçları tarafından.

İki gözüne bakma cesareti gösteremeyen Fevzi atağa kalktı. Maçın bitmesine az kalmıştı. Kaybedecek bir şeyi yoktu. Orta hakemin gözü, dördüncü hakemin kaldıracağı tabelada yazacak uzatma dakikalarındaydı. Fevzi’nin gözü yerdeydi. Yerden aldı gözünü. Kaldırdı başını ve kanatlara oynamak yerine, bu sefer dikine yaptı atağı. Bu sefer işe yaramıştı. Karşı karşıyaydılar. Yapamam, dedi. Korkak herif. Dördüncü hakem uzatma dakikalarını gösteren tabelasını eline aldı. Yapmalıydı. Aksi takdirde kaybedecekti. Göz koymalıydı. Bu atak sonuç vermeliydi. Bu sefer hızlı davrandı. Kaldırdı başını. Kıvrak bir vals havası ile karşı karşıya kaldı Efsun.

Topun arkasında olan kırk üç numaralı ayağı değildi sadece. Topun arkasında çaresizlik vardı, inanç vardı, umut vardı. Bu da mı gol değil be diyen ofsayt Osman vardı. Gidici kadınları seven Sadri Alışık vardı.

Gözümde canlanır koskoca mazi diye atıldı Zeki Müren. Size engin sevgilerimi, derin muhabbetlerimi sunuyorum. Lütfen kabul buyurunuz.

“-Anlamadım Fevzi, ne diyorsun?
-Bir gün bana âşık olacaksın biliyorsun dimi?

  -Şaka mı bu?

  -Ama olacaksın, Efsun…”

  Derin bir sessizlik oldu. Kaderin devreye girmesi gerekiyordu. Neyi gösterip göstermeyeceğini söylemesi gerekiyordu. Kader devreye girmedi. Antrenöre kızıp doğrudan soyunma odasına gitti. Son saniye de oyuna girse n’olurdu girmese n’olurdu? İmdada büyük lokma yetişti:

“-Neyse büyük konuşmayayım. Olurum bir de, dedi Efsun.”

Efsun dört tarafı yalnızlıkla kaplı, penceresi tek olan bir odanın içindeydi. Aylar geçmişti, Efsun vazgeçmemişti pencereden. Değişiklikleri sevmezdi Efsun. Bu yüzden pencerenin önüne, pencere boyunda bir tablo yerleştirmişti. Aylardır perdeyi aynı yerden aralıyor, pencereyi açıyor, tabloya bakıyordu. Gerçeği tabloyla kapatmıştı. Efsun bu kadar dar kafalı olamazdı. Olmuştu… Tablonun dışında yağan kârın, açan güneşin anlamı yoktu. Bir kere kaçırmıştı hayatı; yeniden tutamam diye korkuyordu. İki korkak birbirini nasıl da bulmuştu?

Birinin sevmeye cesareti yoktu. Diğerinin sevdiğini söylemeye… Dünya böyle susup da sönük kalan yıldızların hikayesi ile doluydu.

Yaktı; tabloyu değil. Nerde onda o cesaret, dedi içinden. Ateş alan sigaraydı.

Gözünden belliydi.Yeniden sevmeye korkuyordu. İnsan geçmişinden kaçmaya çalışırken, ilk ona sığınıyordu. Denize düşen yılana değil, yine denize sarılıyordu.

  Sonra hesap ödendi, kalktılar masadan tek kelime etmeden.

  Baktı, baktı, baktı…Arkasından sevesiye baktı. Nefes alıp verişlerini sayar gibi saydı adımlarını Fevzi. On yedi, on sekiz, sol sağ, bir ki…

 “-Efsun sana canım feda yürüyüş kararı sayılacak, say! Efsun sana canım feda, Efsun canım feda sana, Efsun canım…”

  İzlendiğini hissetmiş gibi bir anda arkasına döndü Efsun. Hemen döndü arkasına, yürür gibi yaptı Fevzi. İlk kez geri geri giden adımları vardı. Biraz önceydi, yanındaydı. Sol sağ, bir iki, üç dört. Seni seviyorum Efsun… Kırk iki, kırk üç… Seviyorum seni, Efsun. Sol sağ sol…

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.