benim hidayet
Herkesin öyle bir hikâyesi yok muydu? Başlayıp da bitiremediği. Çünkü kimsenin dinlemediği… İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?
Hakan Günday
Vakit akşamüstü, karşımızda batan güneşin gölgesi, ufukta olmayan bir gemi. Kumsaldan iki metre ileride, denizin içinde, bir masa iki tabure… Bir tarafında Muhsin Yazgan, diğer yanında;yüzünü resimlerden hatırladığım adam. Masanın üzerinde bir kalıp beyaz peynir, biraz üzüm, fındık fıstık, iki bardak; birinde çay, birinde votka, bir çakmak, bir paket sigara ve kül tablası…
Kül tablasının içinde hayaller ve sönmemiş yanıp duran bir kaç umut dalı… Muhsin yine efkarlı, uzayıp giden bir akşam… Hangimizin içi önce çözülecek? Havada uçuşan iddialar, bende çay var, onda votka, bende umut var, onda paramparça olmuş bir hayat. Hangimiz başlarsa başlasın; hazırlayın kalbinizi, birazdan hep beraber dökülecek kalbin yaşı:
“-Anlatsana abi, dedi Muhsin. Benim hayatımı anlatırken, kendi hayatını kaçırdın gözlerden hep. Anlatsana, kimsin sen? Anan, baban? Yok mudur senin kardeşin, sevdiğin, hayalin? Söylesene, kimsin sen?”
İlk Muhsin’in dili çözüldü çözülmesine de oda beni çözmüştü çoktan. Şimdi her şeyi toparlayıp anlatmam gerekiyordu, kaybeden ben olmuştum. Sahi kimdim ben? Annem kimdi, babam kim? Bir yerlerde, kalbimin tenha bir köşesinde, sevdiğim bir kadın var mıydı? Biraz düşünmem gerekti, sonra başladım anlatmaya :
“- Öyle afili bir hikayesi yok aslında hayatımın. Olmadı da… Bizimkiler işte alem insanlar, zamanında bir çocuğumuz daha olsun demişler, ben doğmuşum. Ne büyük talihsizlik, düşünsene onlar için. Onlar bana hiç belli etmediler bu durumu. Hep sevdiler, çok sevdiler; bütün anne babalar çok sevmez mi zaten çocuklarını? Ha her anne baba farklı sever; kiminin ki gürültülüdür sevgisi, kiminin ki içinden… Kiminin ki gündüzleri sever, kiminin ki geceleri ama severler. Benimkiler de sevdi beni. Anam, bu hayatta en çok benzediğim insan. Selvi boylum al yazmalım… Sol tarafında bir beni vardı göreceksin, aynısı bende de var, görebilirsin. Çok çekti biliyor musun, en başta da benden… Çok taşıdı beni kucağında, o zamanlar tombulum bir de… Yazık mazık dememişim kadıncağıza. Hiç inmemişim kucağından. Çocukluğuma dair pek hatıram yok aslında. Çocukluğuma dair tek anım;bir bayram sabahı öpülen soğuk bir mermer taşı… Üzerinde yazılı bir isim, sonuna eklenmiş ölüm tarihi, içinde annem, köşe başında ben, dudaklarım soğuk mermer taşında… Bayramın kutlu olsun annem. Annem cevap versene oğlun ben, bayramın kutlu olsun… Annem cevap vermiyor, annem cevap vermedi, annem hiç konuşmadı o berbat yıldan sonra. Ben hep anlattım, o dinledi. Annem beni hep çok sevdi, yaşarken de mezarında da…
Babama gelince altmış yıllık bir ömrün sahibi kendisi. Dile kolay altmış yıl… Ömrün üçte ikisi, yolun yarısından biraz fazlası. Gün görmeden evlat yüzü görmüş adam… Ortaokuldan sonra lise yüzü görecekken, inşaat yüzü görmüş, yaşı on beş. O zamanlar okumak tarlada çalışmaktan daha değersiz tabi. O kadar tarlayı işleyecek çokça adam lazım ama içinde okumak ukde kalmış olacak ki; oğlunun üçüncü üniversitesiyi okuyuşuna bile katlanıyor adam. Dıştan bakarsan, çekilmez aksi adamın teki… Babam olsa sevilmez dersin ama biraz tanıyınca görüyorsun; adamın içinde birikmiş gözyaşı. Bir gün oturuyoruz yine. Dedi ki bana:
“- Şimdi sen, sizi sevmiyorum zannediyorsun dimi? Öyle değil işte oğlum. Ben hepinizi öyle çok seviyorum ki; ama biz sevmeyi farklı öğrendik babamızdan. Babanın yanında evlat sevilmezdi bizim zamanımızda. Hep içten sevmeye maruz kaldık. Napalım, biz böyle gördük atamızdan. İstesem de değişmez artık bu. Sizin de kaderiniz böyle bir babaya sahip olmanız işte…”
Anlatırken cigaranın biri sönüyor, diğeri yanıyordu. Muhsin kaçıncıyı deviriyordu, bilmiyordum. Ağlıyordu kocaman adam. O da utanıyordu. Göstermemeye çalışıyordu gözyaşını. Ona da gözyaşının utanılacak bir şey olduğunu öğretmişlerdi. İnsanlık işte… Utanılmayacak ne varsa utanmaya mahkum etmişti…
Devam ettim anlatmaya sonra:
“- Dedim ya, çok çalışmış babam, ekmeğini taştan çıkartmış, vurdukça taşa, kalbi yumuşamış. Öyle bir adam işte babam. Şimdi emekli, okey masasında mesai yapıyor akşama kadar. Bir gün oturuyoruz, yaşım yirmi bir. Dedi ki bana:
“- Bak oğlum, ben sana bir lokma olsa dahi haram yedirmedim. Bu bağ bahçe değil sana miras kalacak olan. Sana benden, atandan yadigar kalacak olan helal lokmadır. Ne yaparsan yap, hangi işte çalışırsan çalış, önemli değil ama helal ile haramı ayırt et her daim. Ne kardeşlerine, ne evlatlarına, ne de yarınına, yedirme haram. Bırak aç kalsınlar n’olur rızka kefil Allah olduktan sonra. “
Ben babamın ve anamın oğlu, dostumun kardeşi, kardeşimin dostu olan ben Hidayet ve yaşım kırk beş, vakit gece yarısı, güneş çoktan battı. Muhsin desen dilsiz ve ağlamaklı… İnsan nefes almıyorken bile kahramanı olabiliyor insanlığın, anladım.
Vakit gece yarısı… Kumsaldan iki metre ileride, denizin içinde, bir masa, iki tabure… Bir tarafında Muhsin, diğer yanında; aynadaki görüntüsünü ancak hatırladığım adam. Masanın üzerinde bir kalıp beyaz peynir, biraz üzüm, fındık fıstık, iki bardak; birinde çay, birinde votka, bir çakmak, bir paket sigara ve kül tablası.. Kül tablasında yandı gözyaşımın anası…
Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!




icimizi daha ne kadar yakacaksiniz sayin yazar?
Piştim diyene kadar…
Mükemmel.. emeğinize sağlık Tayfun bey.