bir yaşamak gazeli

Karanlıktan korkarım ben Rose. Dışarı çıkmam geceleri. Üstüne bir de sessizliğin ekleniyor. Sen susunca, boyu boyumca açılmış bir mezara atıyorlar beni, üstüm açık kalıyor… Ya gel ört üstümü, göm beni oraya. De ki ruhuna: El fatiha! Hangi notadan girersen gir, ses ver ya da: La! Yani hayır! Yani durdurun defni, yaşıyor bu adam!

Tayfun Üzülmez

Bundan yüzyıllar önce başladı insanlığın öyküsü. Ayakta kalanların, batmayanların, boğulmayanların, susmayanların ve susturulamayanların hikayesi bu.  Babamın babasının dedesinin babasının babasının dedesinin bu günlere getirdiği bir tereke. Ölmemişler, bir hamal misali taşımışlar hayatı sırtlarında. Geçmişten bugüne, dededen toruna… Miras işte… Ulu orta yaşadım, saklamadım kimseden.  Çeyrek asırdır rotası belli olan bir gemiydim ben. Deniz istediği kadar hoyrat olsun bana mı demezdim. Çünkü kimse bana durgun olacağına garanti vermemişti denizin. Ben de sormayı akıl edememiştim en başından. Denizdi nihayetinde… Fırtınası da olurdu dalgası da… Ama bu kadarı benim bile aklımın ucundan geçmezdi. Her gün fırtınası eksik olmayan deniz mi olurdu, kim ne ekmişti ki denize, ben fırtına biçiyordum? En uzun gecesi bile on iki saatti dünyanın. Gecenin sahibi, göğün de sahibiydi. Elbet hâkimi olduğu göğü fırtınaya teslim etmezdi. Güneş elbette bunun altında kalmaz, çıkardı üste. Çıkmadı… Bir yerlerde öldü kaldı herhalde. Kokusu çıkar yakında. Üçüncü sayfa haberlerinde rastlarız belki. Dünyanın acımasızlığına dayanamayan bilmem kaç yaşındaki güneş kendini ateşe vererek hayatına son verdi…

İnsanın kendini yaktığı bu dünyada, güneşin ateş alması çok muydu, bilmiyorum… Başta demiştim sağ kalanların hikayesi bu, yanmışların değil!

Hayatımın bir döneminde uçaktım ben. Tüm programları ucu keskin kalemle çizilmiş… Her şey o kadar gün yüzündeydi ki. Aksaklığa mahal vermeyecek prosedürlerim vardı. Gidilecek yer belliydi. Kaç saatte gideceğim, ne zaman kalkacağım… Sanki görünmez bir el planlıyordu her şeyi.  Ol derdi ve ben bir kuş oluverirdim. Büyükçe bir kuş. Kanatları iki metre falan. Kurşun olur saplanırdım göğün kalbine. Delik deşik ederdim bulutları. Yeryüzünden kaçarken intikamımı hep gökyüzünden alırdım. Ama önünde sonunda yakalanırdım.

Anlardım, kaçmak diye bir şey yoktu. Yer değiştirmek vardı dünyada. Bir doğru parçası boyunca hareket etmek vardı. Onda da değişen sadece koordinatlardı. 26-45 doğu meridyeni, 36-42 kuzey paralelleri…

Sıfırla bir arasındaki sonsuz gelgitlerdi. Varacağın yer belliydi. Başladığın nokta belliydi. Dün sıfırdın, bugün bir olmak istiyordun. Oysa bir olmak yoktu bu cehennemde. Bire yaklaşmak vardı: 0,99999999999999999999999… Hayat küsurattı bire doğru yola çıkılıp kafayı bulduğun.

Saklı payımın bir döneminde insandım ben. Doğduğun ülkeye göre değişiyordu eşrefi mahlukatın kimliği. Güneşin batmadığı coğrafyalar vardı. Vatandaş olarak geliyordun dünyaya, bir soylu ölümü oluyordu vedan. Bahtı yüzünden kara olan coğrafyalar da vardı. Doğduğun an canlı bombaydın, sen daha doğmadan seni imha etmeyi bekleyenlerle doluydu dünyan.

Kaderin çocuğu olarak doğardın kiminde, sonra kaderin çocuğunu götürürlerdi vatandaşların yaşadığı ülkelere, sen piç olup çıkardın. Ben ne kaderin çocuğu olarak geldim dünyaya ne de vatandaşı oldum yaşadığım coğrafyanın. Ben değerli hemşehrilerim oldum.

Gelişmekte olan bir yazgının, az gelişmiş oğlu oldum anlayacağın. Her coğrafyanın ihtiyaç listesi farklıydı. Başka ülkelerde elzem olan ihtiyaçlar kimi listelerde ilk ona bile giremiyordu. Benim doğduğum coğrafyada da düşünmeye ihtiyaç yoktu. O yüzden kafamız hep rahattı. İnsanın beyni pas tutar mıydı? Benim tutmuştu. Unutmuştum. O kadar çok unutmuştum ki unuttuğumu da unutmuştum. Bir kullanım kılavuzu da vermemişlerdi. Atanmışlardı vardı düşünmek için.  O yüzden düşünmek kadro derecesi yedinin ikisinden daha büyük memuriyetler gerektiriyordu. Düşünce memurları vardı. Kamu yararını düşünen, kamu sağlığını gözeten ve kamu güvenliğini sağlayan… Herkes için, her şey için, herkese rağmen, her şeye rağmen… Onların dışında başka kimseye müsaade edilmezdi. Kanunlar sert, uygulayıcıların gözü karaydı. Düşünce avlıyorlardı.

Düşünmek bir balık olsa acaba hangi oltayla tutulurdu?

O yüzden düşünmek yer üstünden yer altına indirilmişti, karaborsada satılıyordu artık fikirler… Sesi kesik, rengi solgun, görünmez kalemle yazılıyordu düşünceler. Kafada başlıyordu, kafada bitiyordu. Kurtçuktu. Zihinde her yeri kemiriyordu. Düşünmek iyi huylu olmayan tümörüydü insanın bu yüzyılda. Ölüm nedenlerinde gizli kalp yazılmıyordu artık. Gizli düşünmekten gidiyordu insanlar. Ve yazık ki gidenler genellikle gençlerdi… Allah sıralı ölüm vermiyordu bu ara, ölenlerin bıyıkları daha yeni terliyordu, daha kurumamıştı yüzlerindeki fondötenler…

Ve insan olduğum dönemde seni sevdim ben Rose.  Bir insanı sevmek, bomba yüklü bir araçla petrol ofisine dalmak gibi hem çok tehlikeli hem de cesaret işi. Yanacaksın belli. Var olmak için yok olman gerekecek. O da belli…

İki kişi gidilen sinemadır, aşk tek kişiliktir Rose. Çünkü sevmek otobanda giden, elli dokuz model kırmızı cadillac gibi: İçinde kaç kişi olursa olsun, yolun kenarında olana, görünen hep kırmızı bir cadillactır.

Rose şimdi sen beni seviyorsun ve beni elli dokuz model kırmızı bir cadillaca alıyorlar.

Radyoda Sezen Aksu çalıyor:

Bak yağıyor yağmur

Her damlada gözlerin

Bak esiyor rüzgar

Rüzgar dediğim de sensin…

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir