merhaba, benim kırmızı

Bir şişe şarap, bir koyu akşam
Yılların açığını kapatmaya yeter bazen

Murathan Mungan

“-Sen ne hakla bana karışıyorsun. Neyim oluyorsun ki sen?”

Cevap vermeme fırsat vermeden kendi sorusuna kendisi cevap verdi Nupelda.

“-Hiçbir şeyim…!”

Ben ise vermiş olduğu cevapta değildim. Önemli olan cümlenin sonundaki iyelik ekiydi benim için. Benim hiçbir şeyim demişti çünkü. Hala onun bir şeyi olma duygusu içimi rahatlatmıştı, hiçbir şeyi olsam dahi…

 Bir edebiyat kahvesinde tanışmıştık Nupelda’yla… Daha doğrusu benimle tanışmak zorunda bırakmıştım onu. Ben yine her zamanki köşeden gözlerimle cadde başını tutmuş, yazacak bir şeyler arıyordum. İşsizdim; vardı bir işim aslında, akşamları bir radyoda program yapıyordum; ama onu hiçbir zaman iş olarak görmedim. Görseydim konuşamazdım. Konuşurdun Hidayet, yalan söyleme! Açlıktan nefesin kokuyor, nereye konuşmuyorsun? Sanki başka bir meziyetin var da para kazanmak için? Gündüzleri de bekçilik yapıyordum edebiyat kahvesinde; insan bekliyordum, cadde başından çıkıp satırlarıma girecek. Yine böyle saatlerce bekledikten sonra Nupelda’yı gördüm. Aslında cadde başında beliren bir topluluktu; birkaç kadın ve erkekten oluşan ama ben sadece Nupelda’yı gördüm. Allah’tan rüzgâr vardı, Allahtan saçları salıncakta sallanır gibiydi. Kırmızı bir tebessüm vardı suratında. Görseydiniz ruj derdiniz. Ben ise kırmızı tebessümlü kadın dedim:

“-Bana mı dediniz, dedi.”

  -Anlamadım, dedim.

 -Kırmızı tebessümlü kadın dediniz de biraz önce yüzüme bakarak, diye açıklama getirdi.”

Ben onu sesli mi söylemiştim? Aradaki birkaç dakikayı hiç hatırlamıyordum. Zihnimde en son cadde başında bir kadın görünmüştü. Şimdi de karşımdaydı o kadın. Onca mesafeyi ne ara gelmişti? Acilen konuyu toparlamalıydım. Ağzımdan çıkacak her kelime tanışma ihtimalimiz varsa bile sonsuza kadar yok edebilirdi.

“-Kusura bakmayın dalmışım, bir hikâye yazıyordum da isim arıyordum. Bir an sesli düşündüm galiba ağzımdan çıkıvermiş…”

Lan Hidayet ne korkak herifsin. Hep bundan kaybediyorsun işte. Desene, tabi ki size dedim. Sizden başka kırmızı var mı burada? Bu saatten sonra bu dünyada? Tüm caddeleri tutmuş kırmızı tebessümünüz. Ne yapsaydım? Daha yeni oturmuşken dudağınızın kenarındaki boş yere, garson hesap mı deseydim? Söylesenize…

“-Siz kusura bakmayın o zaman rahatsız ettim. İyi çalışmalar.” deyip masasına döndü Nupelda.

Yan masada oturuyorlardı. Aslında çok yakındık, yan yana bile sayılırdık ama bir o kadar da uzaktık, insanı yakınlaştıran mesafeler değildi; iki masa arası yakınlığın elle ölçülebilir olması hiç değildi.  Sınırlı bir vaktim vardı, tüm yolları tutmalıydım, tüm caddeler bana çıkmalıydı. Bir şeyler yapmalıydım; garson Ferit’i çağırdım. Bir şeylerden kastım bu değildi:

“-Ferit dedim sen tanıyor musun yan masadakileri?”

 Umutsuzca baktı suratıma. O an, onu, orada sabaha kadar dövmek istedim:

“-Abi kusura bakma ilk kez görüyorum, dedi.” Başımdan aşağı bir kazan soğuk suyu döküverdi orada. “-Lakin kırmızı rujlu saçları dalgalı ablayı tanıyorum bir tek. Bizim mahallede oturuyor, bankada çalışıyor kendisi. “

Tanıyorumdan sonrası yoktu, yine anlık bir hafıza kaybıyla karşı karşıyaydım. Bir kadın bir erkeğe bunu nasıl yapabiliyordu? Sadece orada oturuyordu ve her şey oluveriyordu. Ben kaç senedir aynı sandalyede oturdum. Sandalyenin üzerindeki deri kaplama dışında başka hiçbir şeyi değiştiremedim:

“-Ferit dedim az otur şuraya, benim o ablanla tanışmam gerekiyor. Sana bir şey versem yazılı, ben çıktıktan sonra verir misin ona?

 -Olur abi hallederiz, sen yaz bir kâğıda, ben sen çıktıktan sonra iletirim kendisine.

  -Eyvallah…”

Kâğıda bir şeyler yazdı Hidayet, zarfın içine koyup Ferit’e verdi. Haydi ben radyoya gidiyorum deyip kalktı masadan. Son kez Nupelda’ya baktı göz ucuyla. Yakalansaydı orada hemen teslim olacaktı. Başaramadı… Kahveden uzaklaştıkça Nupelda’ya yakınlaştığını hissediyordu an be an. Şimdi istemesen de yan yanayız, yan yana yürüyeceğiz bu sokaklarda, içimizde kor bir ateş yana yana…

Ferit zarfı masada oturan Nupelda’ya verdi. Sadece oku abla, dedi. Bana nedir, ne değildir diye sorma… Nupelda açtı zarfı. Üzerinde sadece bir cümle vardı:

“71.0 Sokak Radyo. Akşam sekizde sokakta olacağım. “

Sekizi biraz geçmişti. Nupelda radyoyu açıp açmamakta tereddüt etmişti. En sonunda dayanamayıp merakına yenilip açtı radyoyu. Biraz cızırtıdan sonra öğlen ki duyduğu sesti radyodan yayılan. Bir hikâye anlatıyordu adam. Nupelda ancak sonuna yetişmişti:

“-Kırmızı tebessümlü kadın…Bana mı dediniz diye sormuştun ya bana. Sanaydı; o kadın sendin. Sen geldin ve kırmızıya boyadın duvarları. Sen geldin, ben yaşamaya başladım. Bir hayat bağışladın. Bana kalbini bağışlayanın adını bilmek istiyordum, mümkün müydü bu dünyada, deyip sessizliğe gömüldü radyo. “

Sessizliği   telefonla yayına bağlanan bir kadın sesi bozdu, bir vuslat oldu Sokak’ta:

“-Merhaba, benim Kırmızı …”

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.