kör savaşçı

İyi bir öğrenci değildim. Hepiniz dünya çapındaydınız. Devler savaşı yapıyordunuz. Herkesin gözüne bakmak zorunda olduğumu sanıyordum. Savaş bitsin istiyordum; fakat, anlaşmaya hiç niyetiniz yoktu. Sizleri izlemekten yorulmuştum. Acaba şimdi ne yapacak? Bu söze kızdı mı? Düşünür dururdum. Sonra, kendimi teselli ederdim: Onlar kendi başlarının çaresine bakarlar. Oyunlarınızı heyecanla seyreden saf bir seyirci gibiydim.
Oğuz Atay

Kör olmuştum. Leylekler bir meydan muhaberesinin ortasına bırakıvermişti beni. Timur ile ordusu ayak basmadık yer bırakmamıştı zihnimde. Ezilmiştim, çiğnenmiştim. Kaybetmiştim bir kere. Atlılar giderayak fikirlerimi beslediğim ışığımı da söndürmüşlerdi. Karanlıkta el yordamıyla düşüncelere dala dala, arıyordum. Ne aradığımı bilmiyordum, bulmak istiyordum sadece. Arayanların değil bulanların ismi geçiyordu tarih kitaplarında. Yalnızca bulanların! Karanlığımı seher vaktiyle kavuşturabilmek için yazmak istiyordum Edison’a. Peki, ne yazacaktım? Ne ile yazacaktım?

Önce kalemimi bulmalıydım. Kalemi, bir münci olarak görüyordum. Oysa peygamber gerekti bana. Ancak onun yardımıyla çıkabilirdim aydınlığa.

Çünkü benimkisi doğuştan körlük değildi. O yüzden güneşi düşündüğümde görebiliyordum; beyaz bir kâğıda sarı dikenli bir gülleyi indirebiliyordum halâ. Verdiğim hasarla kara bulutlar dağılıyordu kafamın içinde. Isınıyordum…

Gözlerim karanlığa çıktığında görmüştüm hakikati. Ben siyaha çalan günler yaşamıştım. Fark edememiştim. Çünkü siyaha çalan günler renklendirilmişti. Oysa siyah beyaz ekranlarda anlatılan hikâye ile aynıydı yaşantım. Dünya seçimlerden ibaretti. Ya kötülüğe rest çekecektin ya da iyiliğin koynunda yalancı baharlar geçirecektin. Ya hayırlara vesile olacaktın ya da sokak sokak, şehir şehir bir papaz arayacaktın, işlediğin onca günahı çıkartsın diye. Tercih bana bırakılmıştı. Savaş meydanlarında bir kahraman olarak ölebilirdim bir savaş kaçağı olarak yargılanmayı göze almasaydım. Tüm mesele buydu. Kahraman ile kaçaklık arasında karar vermekti. Ben hasbelkader ikisi de olmuştum. Kaçak dövüşmeyi bulmuştum. Yalandan savaşmayı… Üzerimdeki üniforma gizliyordu gerçeği. Meydandaydım, kaçacak delik arıyordum oysaki. Çünkü düşmanın çocukken işlediğin ilk günah kadar tesirli silahları vardı, güçlüydü de… Seninle kedinin fareyle oynadığı gibi oynardı. Nutkun tutulur, ciyaklayamazdın bile…

Hazırdım maratona. Zırhımı giymiş çağrıyı bekliyordum. Yaşayamaya karar verdiğim an seferberlik ilan edildi yurdumda! Dünyadaydım, insanlar savaştan savaşa koşuyordu soluk soluğa… Ben bu savaşların ortasında birinci dünya savaşının en başındaki Osmanlı gibiydim.

Niyetim yoktu aslında savaşmaya, gücüm yoktu ama dostlarım vardı. Dostlarım tuttu ellerimden, dostlarım dediler:

“- Haydi yürü, savaşa!”

Öyle olunca düşünmeye fırsat olmadı. Başka hayatlar hakkındaki tecessüsüm, saman alevi gibi sönük kaldı. Çarpışıyorduk evde, iş yerinde, okulda…Düşenin önemi yoktu ben ayakta kaldığım sürece. Yaralananların değeri yoktu ruhum kanamadığı müddetçe. Kuralları ben koymamıştım ama kuralına göre oynuyordum oyunu. Bu bir insanlık oyunuydu. Ya ölecektin ya öldürecektin. Ölümün rengi kırmızı değildi. Kan kaybından ölmüyordun bu oyunda. Ayıptan ölüyordun, korkudan, sevgisizlikten ölüyordun. Seçim senindi. Ben ne ölebildim ne de öldürmeyi becerebildim. En iyi yaptığım işi yaptım yine.

Seyirci kaldım…

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir