uçurtmalık gök
Uyurum uyanırım hep aynı şarkı
Ne sesim eksilir ne umut biter.
Haydar Ergülen
Bir haftadır ortalıklarda yoktu. Ne bir not bırakmış ne de telefonuna ulaşılabiliyordu. Sanki bir şehrin o amansız gürültüsünü arkasına alıp gitmiş, geriye koca bir çöl sessizliği bırakmıştı. Merak içindeydi, normal ölüm olmayacaktı onunkisi. Bu adam kalpten götürecekti. Tamı tamına yedi gün olmuştu Şevket ’siz bir yaşamın ortasına düşeli… Bir pazar sabahıydı. Büyük bir sesle uyandı. İlk önce deprem zannetti. Biraz daha açıldıktan sonra gözleri, gelen sesin kamyon sesi olduğunu anladı. Sabah sabah kimdi bu münasebetsiz diye geçirdi içinden, bakmak için pencereye doğru yürüdü. Pencereyi açtığında bir anda yüzüne doğru gelen kokuyu tanımıştı… Şevket geri dönmüştü. Aşağıda üç kamyonun yanında mütebessim çehresi ile ona bakıyordu. Kamyondakileri apartmanın önüne yığdırıyordu. Neler yoktu ki:
Jelatini hiç açılmamış, muhtemelen hiç kullanılmamış, her bedene, her ruha uygun umutlar, terütaze hayaller, söylenmemiş şarkılar, hiç duyulmamış çocuk ninnileri, kullanılmamış ve belki de sahipleri tarafından hiç kullanılmayacak ömürler… Son kamyonda boşaldıktan sonra Şevket, şoförlere paralarını verip gönderdi. Ona yukarı geliyorum der gibi bir bakış atıp çoktan apartmana girmişti. Kapıyı açtığında ağlıyordu Nupelda. Bir insan, bir insanı hem bu kadar çıldırtıp hem de nasıl mutlu edebiliyordu? Hiçbir şey demeden sarılı verdi Şevket’e. Bir haftadır kalbinin mihengi bozulmuştu. Kalbinin üzerinde adamının kalbi olmamıştı. Kalp tümörü olmuştu sanki. Sonra içinde biraz isyan, bolca özlem içeren o soruyu sordu:
“- Bir haftadır neredesin be adam? “
Şevket, elinden tutup önce koltuğa oturttu onu ve başladı yavaşça anlatmaya:
“- Öncelikle beni affet Nupeldam. Ne kadar özür dilesem az biliyorum ama her şey çok hızlı gelişti. Afrikalı dostum Leo’dan bir hafta önce bir telefon aldım; çabuk atla bu kara parçasına gel diye. Yanında gelirken de cebindeki tüm parayla ekmek ve su al, dedi. Bende payıma düşen dostluğun gereği olarak dediğini yaptım. Katkım olsun diye bir gün önceden alabilmek için vizeyi, konsolosluğa rüşvet verdim. Bir gün daha bekleseydim daha az ödeyecektim; lakin bir Afrikalıyı sevindirmek istedim. Atladım uçağa, bir gün sonra vardım Afrika’ya. Leo havaalanından aldı beni. Yanımda götürdüğüm eşyaları da bagaja yükledik. Yolda giderken merakıma yenilip sordum Leo’ya:
“- Neden çağırdın beni apar topar Leo? Bunca yiyecek içecekle ne yapacağız?
– Afrika, dedi. Tüm haritalarda olup ama dünyanın her zaman yok saydığı bir yer. Buranın her şeyi kara, en başta geleceği, dedi. İnsanlar açlıktan, her yerde, kendilerini bekleyen ölümden kaçmaya çalışıyorlar. Sizin ülkelerinizde çocuklar yaşamak için gelir dünyaya; Afrika’da sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen günlere tutunabilmek için… Sözü uzatmayayım. Geçen hafta bir umut pazarına denk geldim. İnsanlar iki simit parasına umudunu, hayallerini satıyorlardı. Bunu görünce sen geldin aklıma. Ne de olsa gördüğüm en iyi umut tacirisin. Düşlediğin gelecek diye her sabah bayramlıklarını giydiğin güzel günler için yeterince umut, çocukların hiç duyulmamış şen şakrak seslerini ve dahasını buradan satın alabilirsin diye düşündüm. Anlayacağın, Afrika’dan kârlı bir alışveriş ile döndüm. Ben onlara en fazla bir gün verdim. Onlar bana güzel günlerinin hikâyelerini. Bir çocuk satarken sesini dedi ki bana:
– Efendim sizden tek bir isteğim var. Sesimi veriyorum size. Ona çok iyi bakınız olur mu? Büyümeden her gün parka gitsin, kaydıraktan kaysın, salıncakta sallansın, düşsün, ağlasın, annesinin sesine sarılsın, uçurtmalar uçursun gökyüzüne. Gökyüzünde bir uçurtmalık yer satın alsın.
– Tamam, dedim evlat. Sana söz; sesin güzel günlerin semasında hep asılı duracak. Bir idamlık Afrikalı çocuk sesi vardı diyecekler. Gökyüzüne asılacak…”




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!