gölgede kalmış çocuklar
“Ne var ki, insan herhangi bir şeyi geride bırakamıyordu. Öldüğün güne veya Alzheimer her şeyi unutturana kadar hiçbir şey silinmezdi.”
Stephen King, Uyuyan Güzeller
Geç kaldım. İstesem de geri dönemem artık. Geçmişimi, yaptıklarımı temize çekemem. Af da dileyemem. Şunun şurasında kaç sene daha yaşarım, bilmiyorum… Zira seksen beş sene, herkesin gözünde yeterli bir yaş, ölümü istemesi için insanın. Hastaneye, rutin kontrol için gittiğimizde, sanki dünyanın son acı gerçeğini vurdu yüzüme doktor. Alzhemier başlangıcınız var, dedi. Unutacakmışım birer birer, günden güne; isimleri, çocukları, torunları, yaşadıklarımı, yaşattıklarımı… Dünya benden silinecekmiş, benim de dünyadan silinmeme sayılı günler kaldığı halde. Gururumu yenebilseydim, bir adım atabilirdim. Eziyet ettiğim oğlum ve gelinimden olsun af dilerdim. Ama ben, üç çeyrek asrı aşkın, kaya gibi duran ve kaya gibi çarpan ben, Hikmet, bunu yapamam. Evet, çok zorluk çektim büyürken. Bir evin tek oğlu olmak çok yordu beni, bir de babam erkenden ölünce bütün ihale üzerime kaldı. Gökyüzüne bakıp hayal kuracak kadar bile vaktim olmadı. Her şeyim yarım, çocukluğum çok uzaktaydı. İnsanı yaralayan şey, babasını kaybetmesi değildi, on beş yaşında, babası öldükten sonra büyümek zorunda bırakılmasıydı. Annemin, kardeşlerimin rızkını kazanmalı, eve ekmeği ben götürmeliydim. Bu rol çok ağır geldi bana. Ezildim altında… Sinirimi kardeşlerimden çıkardım; evlendim, eşimden çıkardım; eşimi kaybettim, bana bakan oğlum ve gelinimden çıkardım… Hiçbir zaman sözümü sakınmadım onlardan… Öyle cümleler döküldü ki ağzımdan, onlar aynı hastalığa tutulsa dahi unutamazlar o lafları… Büyümekten kaçarken, çocukluğumu hiç yakalayamadım. Bu hastalık kurtuluş reçetesi oldu o yüzden bana… Yıllardır vicdan azabı çekmekten yorulmuştum. Şimdi unutacağım… Yaptıklarımı unutacağım, ağzımdan çıkan o küfürlerin bir ok gibi saplandığını unutacağım… En sonunda kendimi unutacağım. Nereden geldiğimi, nereye gideceğimi… Sonra unuttuğumu da unutacağım. İki dudak arasında söylenmeyi unutulmuş bir küfür parçası olarak kalacağım…
Ben Hikmet, seksen beş yaşında, bebek olarak geldiğim dünyada bir gün olsun çocukluk yaşayamadım, yazıklar olsun, sana da dünya…
°°°
Bazen hiçbir şeyin önemi kalmaz ya… Öyle bir anın tam ortasındaydık. Her şey bitmişti onun için… Dünyanın geri kalanı, sadece dünyaya aitti artık. Hatırlamıyordu, unutmuştu. Doktorlar alzheimer teşhisi koyduğunda pek önemsediği de söylenemezdi. Seksen beş yaşındaydı. Uzun zamandır ölümü bekliyordu. Aylardır yalvarıyordu Tanrıya… Farkında değildi, ölümü istedikçe yaşamakla sınanacağını… Sadece soğuk diyordu, çok soğuk… On sene önce kayınvalidemi bir kış günü kaybetmiştik. Dilinde bir tek soğuğun olması bu yüzdendi. Kayınvalidem güneşi de kendisiyle götürmüş, bir daha bahar uğramamıştı dünyasına. Ölememesi dışında bir sorun daha vardı. Her ne kadar o, her şeyi unutmuş olsa da ben hatırlıyordum yaşattıklarını… Hayat da iki şey sıfırlıyordu her şeyi; biri ölüm, biri de yabancılaşma… Beni tanımayan birine, yaptıklarını hatırlamayan birine, nasıl hesap sorabilirdim? Bir çölün kumları arasında büyüttüm kızgınlığım, burası çok soğuk, her yer böyle soğuk mu cümlesi ile donuverdi. Ona karşı beslediğim tüm duygular buz tuttu. Bir yabancıydı artık. Bana, oğluna, dünyaya… İkimiz de geç kalmıştık. Ben, içimdekileri dökmek için geç kalmıştım. O da belki karşılığında bir helallik almak için. İnsan tüm hesaplarını dünyada kapatmalı.
Ben Celile, Hikmet’in gelini Celile, insan silinmeden, silebilmeli hatalarını…
°°°
Kaç senedir yanı başından bir kez olsun ayrılmamıştım. Kardeşlerimin her biri okumaya gitti gurbete. Kısa çöpü ben çektim, ben kaldım geride. Bu durumdan bir gün olsun mutsuz olmadım. İnsan elbette bakacak ailesine… İnsan, babası ile yaşayınca babasının gölgesine denk geliyor her şeyi. Görünmez oluyorsun. Sevilmez oluyorsun. Sözünü, kırk dağı aştırıyorsun da yanı başında olan babana duyuramıyorsun. Bu hikaye, sadece benim hikayem değildi. Fedakarlık yapıp geride kalan tüm evlatların hikayesi buna benzerdi. Hakikat bu ya, gölgede duranın gölgesi olmuyordu gerçekten. Sen istediğin kadar büyü, çoluk çocuğa karış, yine de babanın gözünde yükselemiyordun. Küçükken boyumdan kaynaklı olduğunu düşünürdüm bu durumu. Ama boyum uzadığı halde babam beni görmemeye devam etmişti. Görmediği yetmezmiş gibi, her seferinde yerin dibine soktu beni.
Ama şimdi bir kırlent gibi oturuyor koltuğun üzerinde. Geride bıraktığı iz ve yara, koltuğa bıraktığından daha fazla sadece…
Şimdi kızsam, konuşmaya çalışsam bir anlamı yok, beyhude bir çabadan ibaret hatta… Hatırında soğuk var sadece, hatırında ahlar ve pişmanlık yok. Biz de yokuz… Sanki bir babadan olma değiliz artık. Bir mezar taşına bakar gibi bakıyor suratıma. Ben ise ona her baktığımda, kendimi görüyorum. İlk kez, gözleri denk geliyor gözlerime. Güneşe çıkarınca benim de gölgemin olduğuna şahit oluyorum. Hiçbir çocuk, altmış sene beklememeli güneşi…
Ben Nazım, Hikmet’in küçük oğlu Nazım, babalar, çıkarın çocukları güneşe, soldurmayın gölgenizde…




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!