ben Gaza

Acı, yeryüzünü toprağa düşen bomba gibi, oyuyor. Herkes vicdanını boyutlandırmak zorunda.
Nuri Pakdil

”- Gaza, gördün mü haberleri?
– Hangi haberleri, Batı?
– Baksana namlunun ucundayız…”

Namlunun ucunda olmadığımız bir gün var mıydı Batı, diyemedim. Küçükken, rahmetli dedem masallar anlatırdı bize. Bir varmış, hep varmış ile başlayan… Dünyanın başka başka coğrafyalarında, insanlar yaşamaya gelirmiş dünyaya. Çocuklar, doğum günlerinde, hayatlarına heyecan getirsin diye babalarından tabanca istermiş. Birbirlerine taktıkları lakapları ya isimlerinin kısaltmasıymış ya da yaptıkları mesleklerine istinadenmiş… Dedemin anlattığı bu masalları ağzımız açık dinlerdik. Oysa benim babamın lakabı ne isminin kısaltmasıydı ne de mesleği… Babamın adı Mahmut’tu. İsminin kısaltması olsaydı lakabı olsa olsa Maho olurdu, işinden dolayı bir lakap takıldı desem en kötü Kürek Maho olurdu, fırıncıydı nihayetinde. Oysa hiçbiri değildi, babamın lakabı Keleş Mahmut’tu, amcamın MP beş Hayrullah’tı. Babama, ona neden Keleş Mahmut diyorlar diye sormuştum:

”- Bak Gaza demişti, doğdum diye rahat rahat yaşayacağım zannetme dünyada, burada yapacağın en iyi iş, silah kullanmak olacak. Sonra zanaat öğreneceksin, demişti. Benim babam yani deden küçüklükten beri bana bütün tabanca, silah ve tüfekleri kullanmayı denetti, Allah vergisi ya, keleş silahında çok iyiydim ben. Sonra Keleş Mahmut dediler bana. Çünkü yarın ola ki mahalleye silahlı bir saldırı olur ve saldırının niteliğine göre savunmak gerekir mahalleyi, demişti. Sadece ben değil bu arada, yüzlerce Keleş var bu mahallede. Keleşler, Baytür Mahallesine denildiğinde, kimin gideceği en başından bellidir, yani bizler: Keleş Mahmut, Keleş Orhan, Keleş Saffet ve yüzlercesi… Biraz daha büyü, sana da kullandıracağız her bir silahı, ona göre bir lakap takılacak sana da… Keleş Gaza hoşuna gitmez senin. Nişancı Gaza olmanı isterim o yüzden, demişti.”

O gün babam, zihnimin en derinliklerine korkudan bir hayal ekmişti. Nişancı Gaza… İlkokul üçte iken sınıf öğretmenim, büyüyünce ne olmak istiyorsun diye sorduğunda, kendimden emin bir şekilde, keskin nişancı olmak istiyorum diye bağırmıştım. Öğretmenim şaşırıp kalakalmış, hiçbir şey diyememişti. Zira kendisinin lakabı da roketatardı.

Ben istemez miydim sadece çocuk olmak? İstemez miydim doğum günlerimde silahtan başka oyuncak? Benimkiler oyuncak da değildi üstelik, gerçekti…

Ben Gaza. On yaşındayım. İlkokul üçe gidiyorum. Her ne kadar derste sevinçle keskin nişancı olmak istediğimi söylesem de aslında doktor olmak istiyorum. İlla bir lakap takılacaksa da bana  Doktor Gaza densin istiyorum.

Bizi ölmek için doğuran bu coğrafyayı, yaşatmak istiyorum.

Bugün sabahtan bir uçak geçti üzerimizden, dünkü geçenlere benzeyen. İnsan, uçak geçince mutlu olur değil mi? Aklın, hayallerin takılır gider çünkü uçağın kanadına. Ayakların yeryüzünde olsa da kalbin gökyüzünde atar. Ben ise sadece korktum, çünkü bu uçağın rengi beyaz değildi. Bu uçakta yer değiştirmek için olanlar yoktu. Bu uçakta ölmek ve öldürmek için olan küçük kuşlar vardı. Vatan için öleceklerdi, vatan için öldüreceklerdi, öyle zannediyorlardı. Benden çok büyük değillerdi. Belki on, bilemedim, on beş yaş ancak vardı aramızda. Onlarda küçüktü ölmek ve öldürmek için. Ama onları yönetenler bizden terörist diye bahsetmişlerdi onlara. Oysa sadece çocuktuk…

Kuş dili bilseydim seslenirdim onlara : ”Biz daha çocuğuz,  yeni geldik dünyaya!”

Öğretmenim, hayat bilgisi dersinde evrensel diye bir kelimeden bahsetmişti. Evrensel yani bütün insanlığı ilgilendiren… Sormuştum biz evrensel miyiz öğretmenim diye? Biz evrensel olmasak da bir insanın yaşam hakkı evrenseldir, demişti. Yaşam hakkı evrensel ha diye tekrar etmiştim. İçim, bayram sabahlarına hazırlanan çocuğun sevinci ile dolmuştu. Doktor olabilecek yaşa hatta doktorluktan emekli olabileceğim yaşa varabilecektim. Ama sonra devam etmişti. Lakin dünyanın bazı yaşam haklarına kör olduğu, bazı yaşam haklarına da büyüteç ile baktığı durumlarda yok değildir, demişti. Sevincim kursağımda kalmıştı. Emeklilik planlarım suya düşmüştü…

Ama yaşamak demiştim, bütün insanlığı ilgilendiriyor…

Batı’nın sesiyle kendime geldim:

”- Gaza, zaman doldu, kaç kurtar kendini. Ben nasıl olsa sıkışıp kaldım buraya… Bu moloz yığınını kaldıramayız. Yardım edecek kimsede kalmadı, ya gittiler ya da öldüler. Sen olsun kurtar kendini. O namludan çıkan kurşunlar öldürmese bile beni, açlık öldürecek, kanamam öldürecek… Sen daha çok küçüksün. Kaç kurtar kendini…”

Kim canlı kurtulmuştu ki dünyadan, ben kurtulacaktım?

Batı’ya her geçen gün hayranlığım artıyordu. Benden bir yaş büyük olan bu çocuk, yaşayacak günlerden bahsediyordu. Belki dünyanın en zor işini tek başına sırtlamayı göze almıştı. Yavaş yavaş ölürken üstüne bir de yalnız ölecekti…

On yaşında bir çocuğun bacakları, bombalanmış bir evin moloz yığınının altında kalıp alnının orta yerinden vurulması mıdır kader? Nasıl değişirdi ki kader? Kimliği yırtıp atmak yeterli olur muydu? Dünya o vakit çıkarır mıydı büyüteçlerini? O vakit, Gaza da Batı da evrensele dahil olur muydu?

Ben Gaza. Batı’yı geride bırakmak, kurtuluş mudur benim için?

2 cevaplar
  1. Anonim
    Anonim says:

    Hikaye de olduğu gibi malesef çocuklarımıza güzel günler vadedemiyoruz. ŞAVAŞI Anlatiyor ve Hayatta kalma mücadelesi öğretiyoruz .insanlığın yok olduğu bir dünyada yaşıyoruz yazık ki

    Yanıtla
  2. Hasan Altun
    Hasan Altun says:

    Yaşamak ölmeye yeğdir derler ya. Öyledir efendim öyledir ama her saniyesi ürpererek, titreyerek, sıra bekleyerek yaşamak mıdır bu topraklarda… Vesselam. Kaleminin mürekkebi bitmesin Tayfunum

    Yanıtla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir