kumdan kaleler ve ışık
“Bu çok zor bir iştir. Kişinin kendisini yargılaması, başkasını yargılamasından çok daha zordur.Eğer kendini doğru bir biçimde yargılamayı başarırsan, gerçek bir bilgesin demektir.”
Küçük Prens
Başka şansım kalmamıştı. Eve hapsetmiştim kendimi. Siyaset, bir kum kasırgası gibi hayatımıza vurmuş, bütün cadde ve sokakları esir almıştı. Yakıp yıkıyordu. Bir müddet daha gideceğe benzemiyordu. Ruhumun kemirildiğini hissediyordum adeta. Canım yanıyordu, eksiliyordum günlerden. Kemiren fareler değildi bu sefer, fikirlerdi.
Hayat, insana sadece konuşmayı öğretiyordu, düşünmeyi değil. Yoksa bu kadar kirli bir dilin, ağızlarda değil, temizlenmesi için kaynar suda bekletilmesi gerekirdi.
Kaçmıştım. Tüm perdeleri çekmiş, dışarı ile bağlantı sağlayan her şeyin fişini çekmiştim. Televizyon, internet modemi… Dışarının güneşini dahi istemiyordum. Çünkü siyaset, bulaşıcı bir hastalık gibiydi. Bulaş yöntemi diğer hastalıklardan çok farklıydı. Konuşarak bulaşıyordu, kusarak bulaşıyordu içindeki öfkeyi. Ve ötekileştirerek yayılıyordu. Her şeyi ve herkesi kapsıyor, ruhunu ateşler içerisinde titreyerek buluyordun. Yediğin peynirden, aldığın ekmeğe kadar her şeye bulaşmıştı. Ekmeğin siyaseti mi olur deme? Fırsat verilse, ekmek bile yeri gelir iktidara yürümek için ayaklanırdı. Delilikti bu… Kimsenin kabul etmediği ama herkesin delirdiği bir toplumu düşünün. Sizin delirmediğiniz anlaşılırsa n’olurdu? On kişiden, dokuzunun delirdiği bir düzende, bir akıllı mı delidir yoksa dokuz deli mi akıllıydı? O yüzden kaçtım. Bir müddet bu mahpusluğu sevmek zorundaydım.
Evdeki bütün ışıkları kapattım. Evin içindeki karanlıktan ben sorumluydum. Ya dışarıdaki karanlıktan? O, kimin eseriydi? Evin içini, aydınlıkla kavuşturabilirdim mumlarla. Ya dışarıdaki aydınlık günlerin kilidi, hangi anahtarla açılırdı? Karanlığa küfretmek ile aydınlanır mıydı dünya?
Şimdi masamda, bu kum kasırgasının bir an önce bitmesini istiyordum. Esas olan göz ile görülmez demişti Küçük Prens, insan ancak yüreği ile bakınca gerçeği görebilir. Bu kumdan kasırga, körler ülkesine çevirmişti ülkeyi. Gerçekler ise bu körler ülkesinin en çok satılan aynasıydı. Herkesin bir aynası vardı, hatta her bir mahallenin kocaman dev aynaları mevcuttu. Ama yürekleri kum yutmuştu insanların. O yüzden göremiyorlardı hakikati. O yüzden aynalar, birer puta dönüşüyordu. Yeryüzünün Tanrıları aynalarda kol geziyordu. Her bir Tanrı kendi doğrusunu; inanılması ve tekrar edilmesi ile başkalarına tebliğ edilmesi gereken tek doğru ilan ediyordu. Görüyor muydun Allah’ım, Tanrılar birbirlerini yiyordu!
Şimdi bu kum kasırgasını, masamın üstünde duran kum saatine girmeye kim ikna edebilirdi? Kasırga da biliyordu, bir kere girerse bir daha çıkamayacağını. O da biliyordu, kardeşliği yenemeyeceğini. Son kum tanesi de düşünce kaybolur muydu körlük? Kaç kum tanesi ikna edilirse, ortaya çıkardı hakikat? Bildiğim tek bir şey vardı. Her kum saatini çevirdiğimde, biraz daha diniyordu kasırga. Bu ev, bu mum ışığı, duymayı ve dinlemeyi öğretmişti bana. Hem de hayatın herkesin kulağına hep fısıldadığı ama kalabalık ve gürültüden bir türlü kimsenin dikkatini veremediği o nakaratı:
”Ne yaparsan yap, neye inanırsan inan, hayat geçer, insan kalır geriye, anılar kalır. Kasırga bir gün söner, ayakta kalacak olan sadece doğrular. Bir de utanç… İnsanı yerin dibine sokan ve oradan yıllarca çıkartmayan. Ve bir de bakmışsın ki senin Tanrın ölmüş, kırılmış aynan. ”
Bir kez bakabilseydin aynaya, görürdün ayinenin sana neyi gösterdiğini. Kocaman harflerle yazıyordu oysaki aynada:
”Tek bir doğru yok ki bu dünyada, tek bir renk, tek bir dil, tek bir şiir ve şair… O yüzden incinme, bu yüzden incitme… Komşuluk hakkı değil, insanlık hakkı! Sevmenin binbir hali var ve hepsi çok güzel, her biri doğru kendince.”
Sahi, kalan nedir insandan geriye?




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!