azalarak çoğalmanın kanunu

Hayatımızı bizim dışımızda kimse mahvetmemişti.
Hakan Günday

Bazı insanlar hayatlarının bir döneminde kaybolduklarını zannederler. Oysa kaybolmak çoğu zaman yanlış yerde bulunmaya devam etmektir.

Avukat Murat Yalçın bunu çok geç anlamıştı. Kırk yaşına yaklaşırken, dışarıdan bakıldığında başarılı sayılabilecek bir hayatı vardı. Şehrin işlek bir caddesinde, cephesi camla kaplı bir ofisi; kapısında pirinç levhayla yazılmış adı; duvarlarında hukuk fakültesinden mezuniyet fotoğrafı, sertifikalar ve birkaç mahkeme kararı vardı. Müvekkilleri onu çok mücadeleci olarak bilirdi. Meslektaşları ise biraz sert, biraz hırslı, biraz da mesafeli bulurdu. Murat kendisini tanımlamak zorunda kalsa ayakta kalmayı bilen biri derdi. Fakat insan bazen ayakta kalmak için o kadar çok şeyden vazgeçerdi ki, bir süre sonra ayakta duran şeyin kendisi mi yoksa yalnızca kabuğu mu olduğunu anlayamazdı.

Sabahları ofise herkesten önce gelir, akşamları herkesten sonra çıkardı. Kahvesini çoğu zaman soğumuş içerdi. Telefonları hiç susmazdı. Her arayanın işi acildi. Her dosya önemliydi. Her cümle savaşılacak bir yerdi. Başta bu tempo ona güç veriyordu. Kendisini gerekli, önemli ve vazgeçilmez hissediyordu. Zamanla bu his değişti: Gereklilik, mecburiyete; önemsenmek, kullanılmaya; mücadele etmek ise tükenmeye dönüştü.

Ama Murat bunu kimseye söylemedi. Çünkü bazı insanlar yardım istemeyi zayıflık sanırdı. Bazıları da güçlü görünmeye o kadar alışır ki, yıkılırken bile düzgün durmaya çalışırdı. Murat onlardan biriydi.

Bir gün öğle saatlerinde, ofisin penceresinden dışarı bakarken karşı kaldırımda yürüyen insanlara takıldı gözü. Herkes bir yere yetişiyordu. Bir kadın elindeki poşeti sıkıca tutuyor, genç bir çocuk telefonda gülüyor, yaşlı bir adam bastonuna yaslanarak yavaş yavaş ilerliyordu. Murat hepsine bakarken içinden tuhaf bir cümle geçti: “-Ben nereye yetişiyorum?”

Bu soru, sanki yıllardır kapısı kilitli duran bir odanın anahtarını çevirmişti. O an hiçbir şey olmadı. Telefon çalmaya devam etti, sekreteri yeni gelen dosyaları masasına bıraktı, bilgisayar ekranında cevaplanmamış mailler duruyordu. Ama Murat’ın içinde bir şey yer değiştirmişti.

İnsan bazen büyük kırılmaları deprem gibi beklerdi. Oysa bazı yıkımlar sessiz olurdu. Önce insanın hevesi azalırdı. Sonra sesi. Sonra öfkesi bile yorulurdu.

Murat’ın hayatında da böyle olmuştu. Önce kitap okumayı bırakmıştı. Sonra yürüyüşleri. Sonra eski dostlarını aramayı. Sonra annesinin nasılsın oğlum sorusuna gerçekten cevap vermeyi… Hep aynı şeyi söylüyordu: “-İyiyim anne, yoğunuz.” Yoğunluk, onun hayatındaki en güvenli yalandı.

Bir akşam, ağır ceza duruşmasından çıktıktan sonra adliye koridorunda bir bankta oturdu. Müvekkil yakınları etrafında birikmiş, kararın ne olacağını soruyordu. Murat onlara hukuki ihtimalleri anlattı, sürelerden bahsetti, istinaf yollarını izah etti. Sesi sakindi. Cümleleri düzgündü. İnsanlar onu dinlerken umutlanıyordu. Fakat o, kendi sesini dışarıdan duyuyor gibiydi. Sanki konuşan kendisi değil de, yıllar içinde inşa ettiği profesyonel bir suretti. O suret ne söyleyeceğini biliyor, ne zaman susacağını biliyor, nasıl bakacağını biliyordu. Ama Murat’ın kendisi orada değildi.

O gece eve geç döndü. Ceketini sandalyenin arkasına astı, kravatını gevşetti. Evin sessizliği, adliye koridorlarından daha ağır geldi. Salonun ortasında bir süre ayakta kaldı. Lambayı yakmadı.

Karanlıkta insanın yüzü görünmez ama içi daha net belirirdi.

Murat, yıllardır içinde büyüttüğü şeyin başarı arzusu olmadığını ilk kez o gece fark etti. Onun ruhunda beslediği şey, aslında korkuydu: Yetersiz kalma korkusu. Unutulma korkusu. Kaybetme korkusu. Sevilmek için işe yarar olmak gerektiğine dair eski ve kirli bir inançtı. Bu korkuyu yıllarca çalışkanlık sanmıştı. Hırs sanmıştı. Disiplin sanmıştı.

Oysa insan ruhunda neyi beslerse, bir gün onun gölgesinde yaşamaya başlardı.

Murat korkuyu beslemişti; korku da büyümüş, onun bütün hayatını işgal etmişti. Başarılı olmuştu ama huzurlu değildi. Kazanmıştı ama çoğalmamıştı. Biriktirmişti ama eksilmişti.

Ertesi sabah ofise gitmeden önce yıllardır uğramadığı sahile indi. Hava serindi. Deniz griydi. Banklardan birine oturdu. Telefonunu cebinden çıkarıp kapattı. Bunu yapmak ona tuhaf bir suçluluk hissettirdi. Sanki dünya onsuz duracakmış gibiydi. Sanki bir dosya, bir müvekkil, bir mesaj onu bulamazsa hayat çökecekmiş gibiydi. Ama hiçbir şey olmadı. Deniz aynı denizdi. İnsanlar yürümeye devam etti. Martılar bağırdı. Bir çocuk bisikletinin zilini çaldı. Murat ilk kez kendi yokluğunun dünyayı yıkmadığını gördü. Bu, önce incitici geldi. Sonra özgürleştirici…

İnsan bazen vazgeçilmez olmadığını anlayınca kırılırdı. Sonra yavaş yavaş iyileşirdi. Çünkü vazgeçilmez olmak ağır bir yüktür. Herkesin derdini taşımaya çalışan insan, sonunda kendi kalbini koyacak yer bulamazdı.

O gün ofise geç gitti. Sekreteri şaşırdı: “-Bir şey mi oldu Murat Bey?” Murat kısa bir süre düşündü: “-Evet,” dedi. “-Ben oldum galiba.” Kadın anlamadı. Murat da açıklamadı.

O günden sonra hayatını bir anda değiştirmedi. Çünkü gerçek dönüşümler çoğu zaman gürültülü kararlarla değil, küçük ama sürekli vazgeçişlerle başlardı.

Önce gereksiz dosyaları almayı bıraktı. Her müvekkilin öfkesini kendi öfkesi gibi taşımamayı öğrendi. Telefonunu gece kapatmaya başladı. Pazar günleri çalışmamaya karar verdi. İlk başlarda huzursuzlandı. Boşluk ona yabancı geldi. Çünkü yıllarca kendisini kalabalıkla, işle, sorunla, aceleyle doldurmuştu. Azalmak kolay değildi.

İnsan, kendisine zarar veren şeylere bile alışıyordu. Bazen yorgunluk bile bir kimlik haline geliyordu. Ben çok çalışıyorum, ben herkes için koşturuyorum, ben güçlüyüm cümleleri insanın boynuna taktığı görünmez madalyalardı. Ama bazı madalyalar, zamanla tasma olurdu.

Murat o tasmayı fark etmişti. Bir akşam annesini aradı. Her zamanki gibi annesi sordu: “-Nasılsın oğlum?” Murat bu kez ezber cevabı vermedi: “-Yorgunum anne,” dedi. “-Ama ilk defa bunu saklamak istemiyorum.” Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra annesinin sesi yumuşadı: “-İyi ettin oğlum. İnsan yorulabilir.”

Bu cümle Murat’ın içinde beklemediği bir yere dokundu. Gözleri doldu. Çünkü o ana kadar kendisine hiç bu izni vermemişti. Yorulmaya, durmaya, azalmaya, eksik görünmeye izin vermemişti.

Oysa insan bazen ancak eksildiğini kabul ettiğinde tamamlanmaya başlardı.

Aylar geçti. Murat hâlâ avukattı. Duruşmalara giriyor, dilekçeler yazıyor, müvekkillerle görüşüyordu. Ama artık her dosyayı kendi hayatı gibi yaşamıyordu. Her haksızlık onu içten içe tüketmiyordu. Her kayıp, kişiliğine yazılmış bir yenilgi gibi görünmüyordu. Bir gün genç bir stajyer ona sordu: “-Üstat, bu meslekte en zor şey ne?”

Murat eskiden olsa dosyaya hâkim olmak, duruşmada soğukkanlı kalmak ya da müvekkili doğru yönetmek, derdi. Ama artık başka bir cevabı vardı:

“-En zor şey, başkasının kavgasını savunurken kendi içindeki savaşı büyütmemek”, dedi.

Stajyer sustu. Cümlenin ağırlığını tam anlamamıştı belki ama hissetmişti. Murat devam etti:

“-İnsan her zaman dışarıdaki insanlarla mücadele etmiyor. Bazen kendi içinde beslediği şeyle mücadele ediyor. Kimi öfkesini büyütüyor, kimi korkusunu, kimi hırsını, kimi kırgınlığını. Sonra bir gün bakıyor ki, büyüttüğü şey onu yönetmeye başlamış.”

Stajyer sordu: “-Peki insan ne yapmalı?”

Murat pencereye baktı. Karşı binanın camında kendi yansımasını gördü. Yüzü eskisi kadar gergin değildi. Çizgileri vardı ama o çizgiler artık yalnızca yorgunluğu değil, biraz da kabullenmeyi taşıyordu: “-Azalmalı,” dedi. “-Nasıl yani?”

“-Her şeye yetişmekten azalmalı. Herkese kendini ispat etme ihtiyacından azalmalı. İçinde büyüttüğü öfkeden, korkudan, kibirden, suçluluk duygusundan azalmalı. İnsan ne kadar azalırsa, aslında o kadar çoğalır. Çünkü gereksiz yükler gidince geriye kendi kalır.”

O akşam Murat ofisten çıkarken masasının üzerinde bekleyen dosyalara baktı. Yarın yapılacak işler vardı. Cevaplanacak mailler, aranacak müvekkiller, hazırlanacak savunmalar vardı. Hayat bitmemişti. Sınavlar da bitmemişti. Ama artık şunu biliyordu:

Her insan kendi sınavını biraz da kendi yaratırdı. Kimi geçmişine takılarak, kimi gelecekten korkarak, kimi kendisini hiç durmadan kanıtlamaya çalışarak, kimi de sevilmek için tükenmeyi göze alarak kendi sınavını büyütürdü.

Murat’ın sınavı, güçlü görünme arzusuydu. Ve o, ilk kez güçlü görünmekten vazgeçip insan olmaya razı olmuştu. Kapıyı kilitledi. Asansöre yöneldi. Telefonu çaldı. Ekrana baktı. Acil olmayan bir aramaydı. Eskiden hemen açardı. Bu kez açmadı. Dışarı çıktığında hava kararmıştı. Sokak lambalarının altında insanlar yine bir yerlere yetişiyordu. Murat ağır adımlarla yürüdü. İlk kez acele etmedi.

Çünkü bazı yollar, ancak insan yavaşladığında görünürdü. Ve bazı insanlar, ancak azaldıklarında çoğalırdı.

2 cevaplar
  1. sunayserkan14@gmail.com
    sunayserkan14@gmail.com says:

    Çok güzel anlatmışsınıZ kaleminize sağlık. Kaybolmuş bir insann kendisini bulmasından daha güzel özgürlük var mı? Aslında çoğu insann hayatı kaybolduğunu anlamadan geçiyor. İnsanın kendini bulması biraz zaman biraz da yaşanmışlık gerektiriyor sanırım. Son satırlar harika

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.