çatlamayan umut uçurumu

Bir gamzelik rüzgar yetecek
Ha itti beni, ha itecek…
Ö.Lütfi Mete

Baharın o kararsız sabahlarından biriydi. Güneş doğmuştu doğmasına ama sanki dünya hâlâ karar verememişti aydınlanmaya. Gökyüzü griyle mavi arasında sıkışmış, rüzgâr toprağın içindeki eski yağmur kokusunu yavaş yavaş şehrin üzerine yayıyordu. Uçurumun kenarında bir adam vardı, oturuyordu. Olan her şeyin farkındaydı; çünkü insan, bazen yalnızca acı çektiğinde ayrıntıları bu kadar net görebiliyordu.

Ayakkabısının ucuyla küçük taşları aşağı itiyor, taşların kayboluşunu gözleriyle takip etmeye çalışıyordu. Taşlar düşüyordu ama sesleri gelmiyordu.

Bazı boşluklar, insanın içindeki boşluk kadar derinse; sesi geri yansıtmıyordu demek ki…

Adam uzun zamandır kendinden çıkamıyordu. Bir odanın içinde değil, kendi zihninin içinde mahsur kalmıştı. Her düşünce başka bir düşünceyi doğuruyor, her gece başka bir gecenin karanlığını büyütüyordu. İnsanların arasında konuşabiliyor, gülebiliyor, hatta bazen başarılı bile görünebiliyordu ama bütün bunlar yalnızca iyi oynanmış bir karakterden ibaretti. Gerçek benliği, yıllardır bir köşede dizlerini kendine çekmiş halde oturuyordu, ağlıyordu…

Onun en büyük problemi mutsuzluğu değildi. İnsan mutsuz olduğunda hâlâ bir şey hissederdi. O ise artık hissizleşmeye başlamıştı. Ve insanı en çok korkutan şey acı değil; acıya alışmaktı. Kendi içinde sürekli mahkemeler kuruyordu. Geçmişini yargılıyor, söylediği cümleleri tekrar dinliyor, kaçırdığı ihtimalleri yeniden yaşıyordu.

Bazı insanlar geçmişi hatırlardı; o ise geçmişin içinde yaşamaya devam ediyordu. Bir türlü kapanmayan kapılar vardı zihninde. Her gece aynı koridorlardan geçiyor, aynı pişmanlıkların önünde duruyordu.

Belki de bu yüzden uçurumu seviyordu. Çünkü insan bazen içinde taşıdığı derinliği yalnızca başka bir derinliğe bakarken anlayabiliyordu. Rüzgâr sertleşti. Adam ellerini cebine soktu. Tam o sırada, aşağıdan gelen ince bir ses duydu. Başını çevirdiğinde uçurumun yamacına tutunmuş küçük mor çiçekleri gördü. Taşların arasından çıkmışlardı. Toprağın bile zor tutunduğu yerde yaşamaya devam ediyorlardı.

Uzun uzun baktı onlara. İlk kez o an şunu düşündü:

“Demek ki hayat, uygun şartları beklemiyordu.”

İnsan hep her şey düzelsin diye bekliyordu çünkü. Zihni dinsin, acısı geçsin, korkuları azalsın, dünya biraz daha adil olsun istiyordu. Sonra yaşayacaktı. Sonra başlayacaktı. Sonra nefes alacaktı gerçekten.

Ama belki de yaşam tam olarak buydu: Kırılmış halde devam etmek. Eksik halde çiçek açmak. Kimse görmese bile yeniden ayağa kalkmaktı…

Adam derin bir nefes aldı. Aylar sonra ilk kez ciğerlerine dolan havayı hissetti. Baharın kokusu vardı içinde. Toprak, yağmur ve ihtimal kokuyordu. Gözlerini kapattı. İçindeki karanlık tamamen gitmemişti. Gitmeyeceğini biliyordu. Bazı yaralar kapanmıyor, insanla birlikte yaşamayı öğreniyordu sadece. Ama ilk kez karanlığın içinde küçük bir boşluk açılmıştı. Ve o boşluktan incecik bir ışık sızıyordu.

Belki umut böyle bir şeydi. Gürültülü değildi. Büyük değildi. İnsanı bir anda kurtarmıyordu. Sadece uçurumun kenarında oturan bir adama, biraz daha oturması gerektiğini fısıldıyordu.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.