kırılan ruhlar ve çatlamayan kavanozlar

Kendimden sıkıldım bu aralar
Ben bana tahammül edemediğim günlerdeyim şimdi
Bıraksalar devrileceğim
Cahit Zarifoğlu

Birbirini tekrar eden akşamlardan biri olmuştu. Sanki her akşam herkes rolünü oynuyor ve tartışma bir sonuca varamadan bitiyordu. Kadın hiçbir şeyi atamıyordu. Bazen bir makarna paketinin dibinde kalan avuç içi kadar kırık parçaları, bazen kapağı çatlamış bir yoğurt kabını, bazen de yıllardır çalışmayan küçük bir radyoyu mutfağın en üst dolabına kaldırıyordu. Evin içinde dolaşan her eşyanın bir hikâyesi vardı ona göre.

Bir çöp poşeti dolmadan önce, sanki içindeki her şeyle ayrı ayrı vedalaşılması gerekiyordu.

Adam artık yorulmuştu. Çünkü o evde hiçbir şey eksilmiyordu ama hiçbir şey de gerçekten yaşamıyordu. Salonun köşesinde kullanılmayan sandalyeler vardı. Sandalyelerin üstünde eski kıyafetler… Kıyafetlerin içinde yıllardır açılmayan kutular… Kutuların içinde ise kimsenin artık hatırlamadığı hayatlar vardı.

Ev bazen insana benzemezdi; insanın korkusuna benzerdi.

Kadın bunu anlatamıyordu. Artık şunu at cümlesi onda başka bir kapıyı açıyordu. Çünkü o, küçükken yokluğu tanımıştı. Hem de öyle şiirlerde anlatılan romantik bir yoksulluk değildi onunkisi… Gerçekti… Bir zamanlar annesi boş makarna paketlerini çöpe atmazdı. Çünkü ertesi gün yenisini alabileceklerinden emin değillerdi. Ekmek küflenirse küflü tarafı kesilir, geri kalanı yenirdi. Kışın kombi açılmadan önce herkes iki kat daha giyinirdi. Bir yoğurt kovası bittiğinde saklanırdı; belki içine bir şey konur diye.

Yoksulluk, onların evine misafir olarak gelmemişti. İçeri girip koltuğa oturmuş, yıllarca kalkmamıştı yerinden…

Kadın bugün iyi bir hayat yaşasa bile zihni hâlâ o eski mutfakta oturuyordu. Marketten alınan her fazla ürün, ona ya bir gün yine alamazsak, diye fısıldıyordu. Attığı her eşya, sanki gelecekte yaşayacağı bir felaketin sigortasıydı. Adam bunu ilk yıllarda anlamaya çalıştı. Ama zaman geçtikçe ev küçülmediği hâlde nefes daralmaya başladı. Çünkü insan bazen eşyalardan değil, onların taşıdığı yüklerden ve korkulardan yorulurdu. Bir gece mutfakta küçük bir kavanoz yüzünden tartıştılar. Adam elindeki eski, kapağı paslanmış kavanozu çöpe atmak istedi. Kadın bir anda sertleşti: “-Onu atma.” “-Neden, dedi adam.” “-Lazım olur”, dedi kadın. “-Neye lazım olur”, dedi adam.

Kadın sustu. Çünkü aslında cevap kavanoz değildi. Cevap; çocukken annesinin gece sessizce ağladığı mutfaktı. Cevap; boş buzdolabına uzun uzun bakılan akşamlardı. Cevap; insanın bir gün yeniden düşmekten ödü kopan o görünmez uçurumuydu. Adam o an ilk defa kavanoza değil, karısının içindeki küçük kıza baktı. Ve fark etti:

Bazı insanlar, insanları değil, eşyaları değil, geçmişlerini biriktirirdi.

Kadın çöpe bir şey attığında yalnızca bir nesneden vazgeçmiyordu. Sanki hayatta kalma ihtimalinden biraz daha eksiliyordu. O gece adam kavanozu çöpe atmadı. Sessizce lavabonun yanına bıraktı. Sonra gidip karısına sarıldı. Kadın hüngür hüngür ağlamaya başladı…

Çünkü bazen insanı yoran şey yoksulluk değildir. Bir gün yeniden başlayacağından korkmaktır.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.