içimdeki mevsim

Evet, ama, neden amin diyemedim?
Boğazımda düğümlendi kaldı amin sözü.
Tanrıya sığınmak isteği yakarken içimi.
William Shakespeare

Bahar, o sabah şehre usulca inmişti. Kışın aylarca griye boyadığı sokaklar yeniden nefes almaya başlamıştı. Yol kenarındaki ağaçların dallarında taze yeşilin en narin tonları görünüyordu. Hafif rüzgâr, yeni açan ıhlamur ve toprak kokusunu birbirine karıştırarak insanın yüzüne bırakıyordu. Gökyüzü, uzun zaman sonra ilk kez bu kadar berraktı. Bulutlar acele etmeden süzülüyor, güneş ise ne yakıyor ne de üşütüyordu; yalnızca varlığını hissettiriyordu.

Sokaklarda hayat vardı. Bir apartman balkonunda çiçek sulayan yaşlı bir kadın, okul yolunda koşuşturan çocuklar, kaldırım kenarında sohbet eden insanlar… Her şey yeniden başlıyor gibiydi. Doğa, aylar süren suskunluğun ardından yeniden konuşmaya başlamıştı. Ama insanın içindeki mevsim, dışarıdaki mevsime her zaman uymazdı. Şehrin üzerine bahar gelmişti gelmesine ama benim içime hâlâ uzun bir kış hükmediyordu.

İnsanın içindeki yorgunluk bazen bir uykuyla geçmezdi. Bazen ne kadar uyursa uyusun insan yorgunluk, ruhunun bir köşesinde yıllardır açık bırakılmış bir pencere gibi esmeye devam ederdi.

Ben de o sabah böyle bir yorgunlukla yürüyordum. Denizden gelen hafif rüzgâr yüzüme çarpıyor, kuş sesleri etrafı dolduruyor, güneş kaldırımlara altın sarısı çizgiler bırakıyordu. Fakat bütün bu güzellikler sanki benden birkaç adım ötede yaşanıyordu.

İnsan bazen hayatın içinde yürür ama ona dokunamazdı.

Son zamanlarda hayatımın hangi noktasında kaybolduğumu bulamıyordum. İşler, sorumluluklar, yetişemediğim hayaller ve sessizce içime çöken o tarifsiz boşluk…

İnsan bazen kimseye anlatamazdı. Çünkü anlatmaya başladığında kelimeler, hissettiklerinin yanında çok küçük kalırdı. Bu yüzden ninemin tavsiyeni dinleyip Allah’a sığındım. Adımlarım beni camiye götürdü. Avluya girdiğimde taş zeminin üzerine düşen birkaç sarı yaprak gördüm. Şadırvandan akan suyun sesi, dünyanın bütün gürültüsünü birkaç dakikalığına susturabilecek kadar dingindi. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Caminin loşluğu beni karşıladı. Kalın halıların üzerinde ilerlerken içeride yalnızca birkaç kişi vardı. Bir köşede Kur’an okuyan yaşlı bir adam, diğer tarafta tesbih çeken bir amca…

Ben arka saflardan birine oturdum. Başımı eğdim. Bir süre hiçbir şey istemedim. Sadece sustum. Çünkü bazen dua etmek, konuşmak değil; susup Allah’ın seni duymasına izin vermekti. İşte tam o sırada onu gördüm. Kadın, kadınlar bölümünün ahşap paravanının yanında sessizce oturuyordu.

Kırk yaşlarına yaklaşmış gibiydi. Siyah pardösüsünün kolları hafifçe aşınmıştı. Başındaki eşarp özenle bağlanmıştı ama yüzünde uzun zamandır taşınan bir savaşın izleri vardı. Gözlerinin altında ince morluklar… Dudaklarının kenarında sürekli tutulmaya çalışılan bir hüzün… Ve insanların çoğunun fark etmediği o ifade… Yalnızlık… Onu ilk gördüğümde boşanmış olabileceğini düşündüm. Bu yalnızca bir tahmin değildi; daha çok uzun süre hayata tek başına direnmiş insanların yüzünde oluşan ortak çizgileri tanıyordum. Kadın ellerini açmış dua ediyordu. Ama dua ederken ağlamıyordu. Bu daha ağır bir şeydi. Sanki gözyaşlarını yıllar önce tüketmişti.

Bir insanın ağlayamaması,  ağlamasından daha büyük bir kederdi.

Yüzünde, çok sevdiği bir şeyin elinden alınmış insanlara özgü bir sessizlik vardı. Bir süre sonra ellerini yüzüne sürdü. Ayağa kalktı. Tam çıkacakken bir an durdu. Pencereden süzülen güneş ışığı yüzüne vurdu. İlk kez o zaman gözlerini net görebildim. Orada garip bir şey vardı. Hüzün vardı. Kırgınlık vardı. Ama bütün bunların altında hâlâ sönmemiş küçük bir ışık da vardı. Belki insanı ayakta tutan şey buydu. Tamamen karanlık olmamaktı…

Ne kadar yara alırsa alsın içinde küçücük de olsa bir umut kıvılcımı taşıyabilmekti.

Kadın ağır adımlarla dışarı çıktı. Ben ise olduğum yerde kaldım. Çünkü onu izlerken fark ettiğim şey aslında onun hikâyesi değildi. Kendi hikâyemdi. Ben de yorulmuştum. Ben de kaybetmiştim. Ben de bazen eski neşemi bir daha bulamayacağımı düşünüyordum. Ama o kadının gözlerinde gördüğüm şey bana şunu fısıldıyordu:

”İyileşmek için gelmiştim Allah’a, mutlu olmak için değil…”

Caminin sessizliği içime dolarken başımı kaldırdım. Kubbenin altında yankılanan huzuru dinledim. Ve uzun zaman sonra ilk kez, içimdeki yorgunluğun tamamen geçmese de biraz hafiflediğini hissettim.

Çünkü bazı yaralar konuşularak değil, secdeye bırakılarak iyileşirdi.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.