seni başka türlü hatırlıyorum
İşte belki de büyümek buydu. Unutmak değil, taşıyabilmekti.
Tayfun ÜZÜLMEZ
Bu mektubu size bir eylül sabahında yazıyorum. Pencerenin önündeki perde, açık kalan camdan giren rüzgârla ağır ağır kıpırdıyor. Gece yağmur yağmış. Karşı apartmanın duvarında hâlâ ıslaklığın koyu lekeleri var. Sokaktan arada bir araba sesi geliyor; sonra yine sessizlik… Masamın üzerinde soğumaya başlayan bir fincan kahve, yanında yıllardır çekmeceden çekmeceye taşıdığım eski bir fotoğraf… Fotoğrafta sen varsın anne. Bir de ben. Dokuz yaşındayım.
İnsan belirli bir yaşa geldiğinde dokuz yaşını çok geride bıraktığını sanıyor. Oysa bazı yaşlar geçmiyor anne. Takvim ilerliyor, insan büyüyor, yüzüne çizgiler yerleşiyor, sesi kalınlaşıyor, omuzlarına sorumluluklar biniyor ama içinde bir çocuk aynı yerde beklemeye devam ediyor.
Benim içimdeki çocuk hâlâ dokuz yaşında. Hâlâ o evin koridorunda. Hâlâ bir kapının açılmasını bekliyor.
Sevgili dokuz yaşındaki ben. Sana yirmi dört yıl sonrasından yazıyorum. Şimdi sana büyüdün mü diye sorsalar, evet dersin belki. Çünkü dokuz yaşındaki çocuklar kendilerini küçük görmezler. Ayakkabılarını kendileri bağlarlar, hangi oyuncağın nerede olduğunu bilirler, evin içindeki seslerden kimin hangi odada olduğunu anlayabilirler. Bir bardak su almak için kimseye ihtiyaçları yoktur. Ama sen birazdan bir şeyi öğreneceksin:
İnsan bazı şeylere hiçbir yaşta hazır olamıyor.
O gün evin içindeki havayı bugün bile hatırlıyorum. Saat kaçtı, tam bilmiyorum. Belki öğleden sonraydı. Belki akşam üzeri. Çocuk hafızası saati değil, duyguyu saklıyor. Perdelerin arasından giren ışık solgundu. Evde insanların ayak sesleri vardı. Birileri alçak sesle konuşuyordu. Büyüklerin konuşurken seslerini kısmaları çocukları korumaz; tam tersine çocuklar o sessizliğin içinde kötü bir şey olduğunu daha çabuk anlarlar. Sen de anlamıştın. Kimse sana doğru düzgün anlatmadan önce bile. O gün ev sana ilk defa büyük gelmişti. Odalar uzamış, koridor genişlemiş, kapılar ağırlaşmıştı sanki.
Bir evin içinden bir insan eksilince sadece bir sandalye boş kalmıyor. Evin sesi değişiyor. Mutfak başka kokuyor. Akşam başka kararıyor. Duvar saatinin tik takları daha fazla duyuluyor. Ve çocuk, bir anda evin içinde kaybolacak kadar küçülüyor.
Sana şimdi sarılabilsem, hiçbir şey anlatmazdım. Güçlü ol, demezdim. Erkek adam ağlamaz, hiç demezdim. Zamanla geçer, demezdim. Sadece yanına otururdum. Çünkü biliyorum, senin o gün ihtiyacın olan şey nasihat değildi. Birinin sana şunu söylemesiydi: Ağlayabilirsin. Korkabilirsin. Anneni isteyebilirsin. Herkes susarken sen onun adını söyleyebilirsin. Sen uzun süre annenin adını içinden söyledin. Bazen sesli söylemekten korktun. Çünkü çocuk aklıyla şöyle düşündün: İnsanlar ağlamaya başlıyorsa demek ki annemin adını söylemek kötü bir şeydi. Sonra büyüdün.
Anladın ki insan ölünce adı söylenmez hâle gelmemeliymiş. Tam tersine daha çok söylenmeliymiş.
Anne, sana da anlatmam gereken yirmi dört yıl var. Nereden başlasam bilmiyorum. Ben büyüdüm. Bunu yazmak bile tuhaf geliyor. Çünkü senin gördüğün son hâlim hâlâ dokuz yaşında. Sen beni hâlâ çocuk biliyorsun. Ben ise seni bıraktığım yaşta hatırlıyorum.
İşte ölümün en acı taraflarından biri bu galiba: Giden insan yaşlanmıyor. Dirilerin derdi yaşlanmak.
Sen fotoğraflarda hep aynı yaştasın. Ben ise her yıl senden biraz daha uzak bir yaşa gidiyorum. Bazen aynaya baktığımda yüzümde sana benzeyen bir şey arıyorum. Bir bakış. Kaşımın bir hareketi. Gülerken yüzümde oluşan bir çizgi.
İnsan annesini kaybedince yıllar sonra onu kendi yüzünde aramaya başlıyor.
Biliyor musun, çocukken seni en çok büyük şeylerde özleyeceğimi sanırdım. Doğum günlerinde. Bayramlarda. Önemli günlerde. Yanılmışım. İnsan annesini en çok küçük şeylerde özlüyormuş. Bir sabah hastalandığında. Markette senin aldığın bir şeyi rafta gördüğünde. Bir evin mutfağından tanıdık bir yemek kokusu geldiğinde. Kalabalık bir sokakta bir kadın çocuğuna üşürsün, fermuarını kapat, dediğinde. Telefon rehberinde herkesin adı varken arayamayacağı tek kişinin sen olduğunu fark ettiğinde.
Bazen bir haber oluyor, sana anlatmak istiyorum. Elim telefona gidecekmiş gibi oluyor. Sonra aradan yirmi dört yıl geçtiğini hatırlıyorum.
İşte insanın aklı, zamanı biliyor da kalbi bilmiyor anne. Kalbin takvimi başka. Orada bazı şeylerin üzerinden yalnızca birkaç gün geçmiş gibi.
Sana kızdığım da oldu. Bunu ilk defa bu kadar açık söylüyorum belki. Çocukken insan ölümü anlamadığı için gidene kızabiliyor. Niye gittin, niye beni bıraktın, biraz daha kalsaydın olmaz mıydı?
Sonra büyüyünce insan utanıyor bu sorulardan. Ama şimdi utanmıyorum. Çünkü o soruları soran ben değildim. Dokuz yaşındaki çocuktu. Ve dokuz yaşındaki bir çocuğun annesinden kalmasını istemekten daha doğal ne olabilirdi?
Sevgili dokuz yaşındaki ben, sana bir şey söyleyeyim. Sen sandığından daha uzun bir yol yürüdün. Ama bu yolun her yerinde güçlü değildin. Bazen düştün. Bazen yanlış insanlara inandın. Bazen kalabalıkların içinde kendini yapayalnız hissettin. Bazen başarılı olduğun günlerde bile eksik bir şey vardı.
Çünkü insanın hayatındaki bazı boşlukları başarı doldurmuyor. Para doldurmuyor. Kalabalıklar doldurmuyor. Başka sevgiler bile tam olarak doldurmuyor. Onlar yalnızca boşluğun etrafına hayat kuruyor. Sen de bunu yaptın. Annenin yokluğunu kapatamadın. Ama onun etrafına bir hayat kurmayı öğrendin.
İşte belki büyümek buydu. Unutmak değil, taşıyabilmekti.
Anne, şimdi sabah biraz daha ilerledi. Güneş karşı binanın çatısına vurdu. Sokağın sesi çoğalmaya başladı. Bir çocuk okula gidiyor aşağıda. Sırtında kendisine biraz büyük gelen bir çanta var. Yanında annesi yürüyor. Kadın, çocuğun saçını eliyle düzeltti az önce. Onları görünce kalemim durdu. Dokuz yaşındaki hâlim geldi yine karşıma. İnsan bazı manzaralara hayatı boyunca hazırlıksız yakalanıyor. Keşke sana bir günümü anlatabilseydim. Masamı. Evimi. Korkularımı. Yaptığım hataları. Başardığım şeyleri. Sevdiğim insanları. Sana, bak anne, ben buraya kadar geldim, diyebilseydim. Belki başımı okşardın. Belki sadece gülümserdin. Belki de anneler gibi hemen başka bir şey sorardın: “-Yemek yedin mi?”
İnsan yıllar sonra annesinin en sıradan cümlelerinin bile ne kadar kıymetli olduğunu anlıyor. Şimdi yirmi dört yılın ardından sana verebileceğim büyük bir haber yok anne. Sadece şunu söyleyebilirim: Seni unutmadım. Ama bunu bir başarı gibi söylemiyorum. Zaten unutmak mümkün değildi. Ben yalnızca seni başka türlü hatırlamayı öğrendim.
Önceleri ölümün içinden hatırlıyordum seni. Şimdi bazen hayattan hatırlıyorum. Gülüşünden. Sesinden. Bir yemeğin kokusundan. Bir kelimeyi söyleyişinden. Bana bakışından. Çünkü insan sevdiğini sadece öldüğü günle hatırlarsa ona haksızlık ediyor.
Senin bir hayatın vardı. Güldüğün sabahlar vardı. Yorulduğun akşamlar. Kızdığın şeyler. Sevdiğin şarkılar. Belki kimseye anlatmadığın hayallerin… Sen yalnızca kaybettiğim annem değildin. Sen yaşamış bir insandın. Ve ben artık seni ölümünden çok hayatınla hatırlamak istiyorum.
Sevgili dokuz yaşındaki ben, o koridorda biraz daha bekleyeceksin. Sonra yıllar geçecek. Boyun uzayacak. Sesin değişecek. Çocukluğundaki evden çıkacaksın. Başka evlerde yaşayacaksın. Başka şehirlerde sabahlayacaksın. Birçok insan tanıyacaksın. Ve bir gün otuz dört yaşında bir sabah, masanın başına oturup sana bu mektubu yazacaksın. O gün anlayacaksın:
Sen o evden annen olmadan çıktın belki ama annesiz büyümedin. Çünkü insan bazen kaybettiği kişinin sevgisini de yanında büyütüyor.
Anne,
Yirmi dört yıldır sana söyleyemediğim bütün cümleleri tek bir cümleye sığdıramam. Bu yüzden en basitini söyleyeceğim. Seni özledim. Dokuz yaşımda başka türlü özledim. On sekizimde başka. Yirmi beşimde başka. Bugün başka. Demek ki özlemek de insanla birlikte büyüyormuş.
Pencerenin önündeki perde hâlâ hareket ediyor. Kahve tamamen soğudu. Sokak artık kalabalık. Hayat, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Hayatın en tuhaf yanı da bu zaten anne. Bizim için dünya durduğunda bile dünya dönmeye devam ediyor. Ama merak etme. Ben de devam ettim. Bir yanım dokuz yaşında kaldı. Bir yanım büyüdü. Ve ikisi de seni hâlâ aynı yerden seviyor.
Oğlun.
Yirmi dört yıl sonra.




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!