her türlü şüpheden uzak
Ama ben suçlu değilim! Hata yapıldı. Hem bir insan nasıl suçlu olabilir ki? Hepimiz insanız, birbirimize benziyoruz. Doğru, ama suçluların hepsi böyle söyler.
Franz Kafka
Gece yarısını çoktan geçmişti. Ofiste yalnızca masasının üzerindeki abajur yanıyordu. Koridor karanlıktı; camın ardındaki şehir de gün boyunca taşıdığı bütün gürültüyü bir kenara bırakmış, nihayet susmuştu. Bilgisayar ekranında son paragraf duruyordu. “Yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle…”
Bir avukatın gecenin bu saatinde en çok yorulan yeri gözleri değildi. Omuzları da değildi. Parmakları hiç değildi. Vicdanıydı.
Parmaklarını klavyeden çekti. Dosyanın kapağı masanın sağ tarafındaydı. Günlerdir okuduğu ifadeler, tutanaklar, raporlar, birbirini tutmayan cümleler, birbiriyle örtüşen sessizlikler… Artık dosyayı ezbere biliyordu. Kimin hangi gün ne söylediğini, hangi kelimeyi sonradan değiştirdiğini, hangi cümlenin nerede başladığını ve hangi gerçeğin hangi paragrafın arasında kaybolduğunu…
Ama avukatlık bazen gerçeği bilmekle onu ispat edebilmek arasındaki o dar, karanlık koridorda yürümekti.
Ve bazen daha kötüsüydü: İçinde başka bir ihtimali taşırken, masanın üzerinde yalnızca hukuken söylenebilecekleri bırakmak… Başını koltuğun arkasına yasladı. Müvekkilinin yüzü geldi aklına. İlk görüşmelerini hatırladı. İnsanların avukatlarına bakışında garip bir şey vardır. Bir doktorun gözlerinde şifa ararlar; bir avukatın gözlerinde ise kurtuluş.
“Ben yapmadım,” demişti adam. Sonra susmuştu. Avukat o suskunlukların dilini yıllar içinde öğrenmişti. Bazı insanlar korktuğu için susardı. Bazıları utandığı için. Bazıları ne kadar anlatırsa o kadar batacağını bildiği için. Bazılarıysa yalnızca avukatının kendisine inanmasını isterdi. İnanmak… O kelime avukatlık mesleğinin hiçbir kanun kitabında yazmıyordu.
Müvekkiline inanmak zorunda değildi. Onu savunmak zorundaydı.
Belki mesleğin en ağır tarafı da buydu. Hakim karar verirdi. Savcı suçlardı. Tanık anlatırdı. Sanık inkâr ederdi. Fakat avukat… Avukat bütün bunların arasında, herkesin görmek istediği kişiyle herkesin kaçtığı kişi arasında otururdu. Suçsuz olduğunu düşündüğü birini savunmak kolaydı. İnsan cümlelerini rahat kurardı. “Bu adam yapmadı,” derken sesi titremezdi. Peki ya bilmiyorsa? Ya dosyanın bazı gecelerinde içinden geçen o huzursuz düşünce doğruysa? Ya kendisine anlatılmayan bir şey varsa? İşte avukatlık orada başlıyordu.
Çünkü savunma, masumiyet dağıtmak değildi. Savunma, devletin cezalandırma kudretinin karşısında bir insanı yalnız bırakmamaktı.
Bu nedenle dilekçesine hiçbir zaman “Ben onun masum olduğunu biliyorum,” yazmamıştı. Bilmiyordu. Belki hiç bilemeyecekti. Ama başka şeyleri biliyordu. Şüphenin hüküm olmadığını biliyordu. İhtimalin delil olmadığını biliyordu. Bir insanın sevilmemesinin, kötü görünmesinin, geçmişinin karanlık olmasının onu otomatik olarak suçlu yapmayacağını biliyordu. Ve en önemlisi şunu biliyordu:
Bir insan suçlu olsa dahi hukuk onun karşısında kuralsız davranamazdı.
Bu düşünce bazen onu rahatlatıyordu. Bazen de hiç rahatlatmıyordu. Saat 02.17 olmuştu. Ekrandaki cümleye tekrar baktı. “Her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından…” Doğruydu. Dosyada gerçekten yoktu. Fakat hukuken doğru olan bir cümlenin insanın içindeki bütün sorulara cevap vermediğini o gece bir kez daha anladı.
Avukatlıkla vicdan arasındaki kavga çoğu zaman insanların sandığı gibi “suçluyu savunmak” meselesi değildi. Asıl kavga şuydu: İnsanın kendi gerçeğiyle hukukun gerçeğinin aynı şey olmadığını kabul etmek.
O, olayın yaşandığı odada değildi. Bir insanın zihninin içinde değildi. Gördüğü yalnızca dosyaydı. Kâğıtlar. Beyanlar. Deliller… Ve hukuk yalnızca bunlarla hüküm kurabilirdi. Kendi sezgisini dosyaya delil diye koyamazdı. Bir bakışı, bir duraksamayı, içine çöken şüpheyi mahkeme önüne götüremezdi. Belki de mesleğin disiplini tam olarak buydu:
İçinden geçen her şeyi söylememek. Söyleyebileceğin şeyleri ise sonuna kadar söylemek. Ayağa kalktı. Pencerenin önüne gitti. Aşağıda birkaç taksi geçiyordu. Şehir uyumuyordu aslında. Sadece ışıklarını azaltıyordu. Camdaki yansımasına baktı. Kravatını saatler önce gevşetmişti. Gömleğinin kolları sıvalıydı. Masasında soğumuş kahve, açık kanun kitabı ve yarısı çizilmiş not kâğıtları vardı. Bazen mahkeme salonunda kendinden emin konuşan avukatın arkasında böyle geceler olduğunu kimse bilmezdi. İnsanlar onun ayağa kalktığında söylediği son cümleyi duyardı: “Müvekkilimin beraatine karar verilmesini talep ediyorum.” Oysa o cümleye gelene kadar kaç defa kendisiyle tartıştığını kimse duymazdı.
“Gerçekten mi, emin misin, peki ya anlatmadığı şeyler, peki ya dosyada görünmeyenler?”
Sonra başka bir ses yükselirdi içinde: “Sen hakim değilsin.” Bu cümle onu her defasında yerine oturturdu. Sen hakim değilsin. Müvekkilinin günahını tartmak senin görevin değil. Onun yerine gerçeği icat etmek de değil. Senin işin, karşısına dikilmiş bütün devlet kudretine şunu hatırlatmak:
İspat etmek zorundasınız. Şüpheyle insan mahkûm edemezsiniz. Usulü çiğneyemezsiniz. Delili olmayan şeyi olmuş kabul edemezsiniz. Ve bir insan ne yapmış olursa olsun, onu savunmasız bırakamazsınız.
Masasına geri döndü. Dosyanın son sayfasına baktı. Bir süre “beraat” kelimesinin üzerinde durdu. Bu kelimeyi yazmak onun müvekkilinin geçmişini aklamak değildi. Hayatının tamamına kefil olmak değildi. Sadece önündeki isnadın, önündeki delillerle ispatlanamadığını söylemekti. Ve avukatlık bazen bütün mesleği tek bir cümleye sığdırmaktı: “Ben onun ne yaptığını bilmiyorum. Fakat sizin onu hangi delille cezalandırmak istediğinizi biliyorum.” İmleç hâlâ yanıp sönüyordu. Son satırı yazdı.
“Sanığın beraatine karar verilmesini saygıyla talep ederiz.” Noktayı koydu. Dosyayı kaydetti. Ama bilgisayarın kapağını hemen kapatmadı. Bir süre karanlık ofiste oturdu.
Dilekçe bitmişti. İçindeki dava bitmemişti.
Belki hiçbir zaman bitmeyecekti. Çünkü bazı dosyalar mahkemenin karar vermesiyle kapanırdı. Bazılarıysa avukatın içinde yıllarca görülmeye devam ederdi.



Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!