bir el daha

Oysa nerede o sözünü ettiğiniz mutluluk? Kim kendisinin mutlu olduğunu söyleyebilir?
Fyodor Dostoyevski

Sıcak bir yaz günüydü. Şehrin üstüne abanmış bir battaniye gibiydi hava; nefes almak değil, soluklanmak bile ağırdı. Asfaltın kokusu geniz yakıyor, binaların duvarlarından yansıyan sıcaklık insanın içini değil, sabrını ısıtıyordu. Camlar açık ama rüzgar yoktu. Sadece sıkışmış bir buhar gibi doluydu odalar. Bu mevsim, başkaları için tatil demekti. Deniz, güneş, eğlence… Ama Yiğit için bu yaz, sadece daha uzun saatler boyunca kendini duymamak için başını ekrana gömmekti.

Pencere kenarında oturuyordu. Üzerinde fanus gibi dönen tavana sabitlenmiş pervane, sadece umutsuz bir çabayla dönüyordu. Ne serinlik veriyor, ne sesiyle huzur… Sanki odada zaman da durmuştu; yalnızca ekran ışığı hareket ediyordu. O ışık, bazen yeşil bazen kırmızı yanıyor; ama her iki renkte de Yiğit’in ruhu aynı karanlıkta kalıyordu.

Gözleri ekranın parlaklığında yansıyordu. Ama orada bir yansıma değil, bir hayalet vardı adeta: konuşmayan, bakmayan, hissetmeyen bir yüz. İçinden bir anı geçti o an. Lise yıllarıydı… Sınıfta herkes sıralarına isimlerini kazırken, o bir deftere küçük harflerle hayallerini yazmıştı. Mühendis olacaktı. Annesine ev alacaktı. Küçükken pazar sabahı birlikte simit aldıkları fırının yanına bir ofis kuracaktı. “Yiğit Gelişim Teknolojileri” yazacaktı camına.

Siyah beyaz hayallerdi ama sıcacıktı hepsi.

Ama şimdi… o hayaller, bir tablonun arkasında unutulmuş eski bir fotoğraf gibi solgundu.

Hayat, ona hiçbir zaman “başlıyoruz” demedi; sadece bir şekilde başladı ve sürüklendi. Bir yarış başlamıştı ama o ne zaman başladığını bile fark etmeden geride kalmıştı.

Ne zaman dışarı çıksa, insanlar ona fazlaymış gibi geliyordu. Ne zaman bir şey başlasa, o zaten yorgun oluyordu. “Ben de yaparım,” demeyi yıllar önce bırakmıştı. Artık sadece “Neyse…” diyordu.

Pencereye yaklaştı. Güneş batmak üzereydi. Gökyüzü kiremit rengine dönmüştü. Bir yanıyla çok güzeldi ama diğer yanıyla acı verici. Çünkü her batışta, bir şey daha eksiliyordu içinden. Ve o an… bir fısıltı geldi yine içinden:

“Bir el daha, sonra kalkarsın…”

Sanki bu söz onun parolası olmuştu. Uyumadan önce, yemekten sonra, bir tartışmadan sonra, annesinden gelen o kısa bayram mesajını okuduktan sonra… hep aynı fısıltı, aynı yönlendirme…

Dost meclisinde kulağına çalınmıştı bahis siteleri… Bir arkadaşı bala değdirmiş gibi anlatmıştı saniyeler içinde parayı nasıl katladığını, tatlı tatlı… Başta küçük miktarlarla deneme amaçlı oynamıştı; bir iki kez kazanınca şansına inandı, bu oyunun kolayca para kazandırabileceğini düşündü. Ancak kaybettiği paraları geri kazanma hırsı zamanla onu daha büyük risklere itti. Derslere olan ilgisi azaldı, ailesinden, herkesten gizli borçlar almaya başladı. Her gece ekran başında saatlerini harcıyor, ertesi gün yorgun ve umutsuz uyanıyordu. Kazandığında kısa bir mutluluk, kaybettiğinde ise derin bir pişmanlık yaşıyordu; ama ne olursa olsun duramıyordu. Yiğit farkında olmadan kendini bir bağımlılığın içinde bulmuştu ve artık bu kısır döngüden nasıl çıkacağını bilmiyordu.

Ah bu arkadaşlar…İnsan ne çok yanılırdı dost bildiklerinde; cennet sanıp yürüdüğü yolların sonunda cehenneme uyanırdı.

Elini ekrana uzattı. Parmağı titrekti ama bilinçli değildi bu hareket. Artık otomatikti. Kimin eliydi? Onun muydu? Oyunun muydu? Arkadaşların eli miydi bu el?

Sayfaya girdi. Renkli çarklar dönmeye başladı. Hava hâlâ sıcaktı ama ekranın verdiği yalancı serinlik, içindeki boşluğu daha da büyütüyordu. Bir bahis daha yaptı.

Kalbi ne hızlandı ne yavaşladı. Çünkü bu heyecan değildi; bu bir alışkanlık değildi;bu, olsa olsa teslimiyetti.

Ve sonra bir şey oldu…

Ekrandaki dönen çark, dönmeye devam ederken Yiğit’in gözleri kapanmadı bu sefer. Aksine açıldı. Kendi yansımasını gördü ekranda… ama ilk defa farklı bir şey dikkatini çekti: gözlerinin altında bir morluk. Sağ el parmağındaki çizik. Tırnaklarını ne zamandır kesmediğini fark etti. Ve o an, içinden geçen cümle geldi:

“Ben kendimi ne zaman bıraktım?”

Hemen ardından bir ürperti hissetti. Sanki ilk kez kendine dokunmuş, ilk kez kendine temas etmişti. Bilgisayarı kapatmadı. Ama oyunu durdurdu. Ayağa kalktı. Balkona yürüdü. Güneşin son ışıkları, binaların arasında yutulmuştu. Sıcak hâlâ geçmemişti. Ama içinde ilk kez serin bir düşünce geçti:

“ İnsan sigarayı bırakırdı, şekeri bırakırdı, hatta yaşamayı dahi bırakırdı ama insan kendini nasıl bırakırdı?”

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir