sıradanlığın sihirli dokusu
Veda eden güneşin son ışıkları parıldadığında;
Kalmaya ben, gitmeye ise sen seçilmiştik,
Önden gittin – ve pek bir şey yitirmedin aslında
Johann Wolfgang Von Goethe
Ilık ılık esen bir bahar meltemi ile uyanmıştı o gün kadın. Mayıs ayının ortasıydı, ne rüzgâr rahatsız ediyordu ne de güneş insanı yakıyordu. Sokaklar kalabalıktı, insanlar her zamanki telaşlarıyla bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kafelerin dışarı taşmış masalarında kahveler içiliyor, çocuklar parklarda oynuyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Sıradan, sessiz, dünü tekrar eden bir gündü. Genç kadın da o sabah güne her zamanki gibi başlamıştı. Eşine kahvaltı hazırlamış, iki kişilik sofraya peynirin en iyisini koymuş, domatesleri özenle doğramıştı. Evli bir çiftin alışkanlıkla değil, özenle yaptığı sabahlardan biriydi bu da. Henüz üç yıl olmuştu evleneli. Her şey yeniydi, her şey umut doluydu, tazecikti…
“Akşama erken gel,” demişti eşine kapıdan çıkarken. Gülümseyerek “gelirim,” demişti adam. O gülümseyişin sıcaklığı hâlâ içindeydi. Sonra telefon çaldı. Günün o sıradanlığı, işte o an yerle bir oldu. Eşinin çalıştığı yerden bir ses, panikle karışık bir cümle: “Lütfen hemen gelin. Ambulans çağırdık, bilinci kapalı.” Ne hissettiğini tarif edemedi. Önce anlamadı, sonra inkâr etti, ardından hızla montunu alıp kapıyı çekti. Taksiye mi bindi, yürüdü mü, koştu mu, hatırlamıyordu. Hastaneye vardığında, her şey karmaşaydı.
Beyin kanaması dediler. Ağır, dediler. Kritik, dediler. Anlamaya çalıştı ama kelimeler birbirine karıştı. Doktorların dudak hareketleri görüntüydü sadece. Kulağında uğuldayan bir sesin içinden geçiyor gibiydi. Ve o andan itibaren geçen bir hafta boyunca zaman başka bir şeye dönüştü. Saatler durmuştu sanki ama yine de geçiyordu. Uyuyamadı. Yemek yediğini bile hatırlamıyordu. Yoğun bakım kapısının önünde küçük, plastik bir koltukta oturuyordu günlerdir. Etrafındaki herkes gelip geçiyor, yüzler değişiyor, doktorlar gelip bilgi veriyor ama hiçbir cümle onu tatmin etmiyordu.
Herkes umut etmeye çalışıyordu. Ama o umut etmeyi bile beceremiyordu artık. Çünkü umut yıpratıyordu onu. Umut ettiğinde bir şey olmuyordu ve her defasında o umut biraz daha canını acıtıyordu.
Başına oturduğu eşine bakarken bir şeyler söylemek istiyordu ama ne diyeceğini bilemiyordu. Sanki konuşursa ağlayacaktı. Sustu. Sessizliği öğrendi. Makine seslerinin içinde kayboldu. Gözlerini tavana dikip saatlerce oraya bakar oldu. Günler birbirine karıştı. Kaç gündür orada olduğunu yalnızca gelen çiçeklerin solmasından, kahve otomatındaki bardağın fiyatının değişmesinden anlayabiliyordu.
İnsanların “Güçlü olmalısın” cümlesi, en çok nefret ettiği şeydi artık. Güçlü olmak istemiyordu.
Sadece eski haline dönmek istiyordu. Evine dönmek, onun sesiyle uyanmak, gece sarılarak uyumak istiyordu. En sıradan, en basit şeyler gözünde bir mucizeye dönüşmüştü. Birlikte yapılan market alışverişi, televizyon karşısında tartışarak film seçmek, bulaşıkları yıkarken şakalaşmak… Şimdi bunların hepsi uzakta, neredeyse hayal gibiydi.
Ve o, bir haftadır hep aynı soruyla baş başaydı: “Ya uyanmazsa?” Bu soruyu düşünmek bile istemiyor ama kaçamıyordu. Her gece, her sabah aynı ağırlıkla oturuyordu göğsüne. İçinden geçenleri kimseye anlatamıyordu. Çünkü kimse gerçekten anlamıyordu. Herkes kendi hayatına dönüyordu. Ama onun hayatı o yoğun bakım odasında durmuştu. Ve bir tek kişi uyanırsa devam edecekti.
Hayat, insana, sıradanlığın, günlük işlerin aslında ne kadar mucizevi bir şey olduğunu acı acı öğretiyordu. Kaç dua ile dönüşürdü keder kadere? İnsan, sevdiğine nasıl veda ederdi?




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!