yaşamak bahis bir eylem değil

İnsanların neler yapacağı ya da yapmayacağı önceden bilinmez; beklemek gerekir, zamana zaman tanımak gerekir. Zaman hükmeder; zaman, kumar masasında karşımızda oturan oyuncudur ve oyunun bütün kartları onun elindedir. Bizler ancak hayatımızı verirsek bir şey elde edebiliriz: kendi hayatımızı.
José Saramago

Griydi şehir. Ne gökyüzü maviydi ne de sokaklarda umut barındıran bir ses vardı. Herkesin başı önünde, adımları yorgun; kaldırım taşları bile suskundu. Trafik ışıkları isteksiz yanıyor, martı sesleri apartman duvarlarına çarpıp boğuluyordu. Yağmur yağmıyordu şehre artık ama ıslaktı her şey; yüzler, pencereler, hatta umutlar bile…

Bu şehirde insanlar nefes almıyor, yalnızca günü devrediyordu birbirine.

Mutsuzluk, sabahın ilk ışığıyla beraber doğuyor, akşamın serinliğinde kemiklere işliyordu. Kimse kimseye uzun uzun bakmıyor, herkesin gözleri ya telefonda ya kaldırım çizgilerindeydi. Gülüşler sahte, selamlar yarımdı. İç geçirmeler, artık sadece nefesin arasında kaybolmuş iç çığlıklar gibiydi. Geceler ise başka bir alemdi. Ekranların karanlığına sığınanların, iç seslerini kısmak isteyenlerin zamanıydı. Bir tık, bir kaçıştı. Bir sessizlik, bir çöküştü…

Gece, ızgarası sökülmüş bir pencere gibi sızıyordu odaya. Monitörün loş ışığı, karanlığın ortasında bir umut gibi değil, daha çok bataklıkta parlayan sahte bir elmas gibiydi. Yiğit, bilgisayar başında eğilmiş, göz kapaklarıyla ekran arasındaki savaşı kaybetmişti ama el parmakları hâlâ kararlıydı. “Bir el daha…”

Güya matematiğe dayalıydı her şey. Oranlar, sistemler, istatistikler… ama Yiğit aslında sadece bir boşluğu sayılarla dolduruyordu. Boş bir dolap gibi içi görünmeyen, ama ses verdiğinde yankı yapan o yalnızlık giderek artıyordu. Ailesiyle irtibatı sadece bayram mesajlarına ve yılda bir iki aramaya inmişti. Annesi her defasında “oğlum, iyi misin?” diye sorduğunda, Yiğit ekranı kapatıp “iyiyim anne” diyordu.

Gerçekten iyi olsaydı bunu bu kadar sık söylemek zorunda kalır mıydı?

İçinde, bir yerlere varamamış olmanın sancısı vardı. Kendini kimsenin seçmediği bir yarışın içinde hissediyor, hayatla bir iddiaya girmiş gibi yaşıyordu. Kazanırsa anlamlı olacağını, kaybederse zaten önemsiz olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden her kayıpta biraz daha yok oluyordu.

“Kazandığımda onlar görecek,” diyordu içinden. Ama kimdi o “onlar”? Eski hocaları mı, onu küçümseyen kuzenleri mi, yoksa hiçbir zaman ona gerçekten bakmamış, görmemiş insanlar mı? Oysa oyun kapandığında, kazanç ekranda yazıyor; ama odada onu alkışlayan bir çift el bile olmuyordu.

Bir keresinde 8.000 TL kazandı. O gece uyuyamadı, marketten çikolata aldı, sokakta başı dik yürüdü.

Ama üç gün sonra hesabı sıfırlandı. Ve şeytan o an fısıldadı yine kulağına: Hadi Yiğit, bir el daha…

Sabah ezanından hemen önce gözlerini açtı Halil. Otuz dokuz yaşındaki bu adamın uykusu, artık namazla değil, merakla bölünüyordu. Telefonunu aldı, ekran parlaklığını kıstı. Rulet masasındaki son çevrimi hatırladı. “Kasa toparlanmış mıydı acaba?”

Gidip abdest aldı. Seccadeyi dükkânın önüne serdi. Namazı huşu içinde değil, aceleyle kıldı. Gönlü kıblede değil, ekranda kalan son oyundaydı. Sonra börek aldı, eve döndü. Kapıyı hanımı açtı, göz ucuyla telefona baktı.

-Telefona bu kadar bakma Halil, ne var o kadar ki?, dedi hanımı.

Halil bir an durdu. Yutkundu. İçinde bir boğulma vardı ama dilinden dökülen sadece “mesaj geldi de…” oldu. Oysa içi bağırıyordu: “Borçlar boğazıma kadar geldi. Senin bilmediğin yerlerden para bulmaya çalışıyorum.”

Halil’in içinde kendine karşı iki ses konuşuyordu. Biri imanla beslenmiş, tevekkülle dolu bir babanın sesiydi. Diğeri kaygıyla yaşayan, her anını geç kalmışlık duygusuyla yoğuran bir adamın sesi… Çocuklarının gözlerine her baktığında, kaygısını yutuyordu. Ama geceleri, ekran başında içindeki o diğer sesin iplerini eline veriyordu.

Bu şehirde, sabah ezanının huzuru bile yıpranmıştı. Halil’in içindeki sessizlik, ekranın parlak ışığında çatlamaya başlamıştı. Tıpkı ruhundaki çatlak gibi: görünmezdi ama zamanla büyüyordu.

Halil, her kazandığında bir adım daha kurtulduğunu sanıyordu. Oysa her kazanç, yeni bir borcun giriş kapısıydı.

Secdeyle ekran arasında gidip gelen ruhu, yavaş yavaş kendi içindeki hakikati yitirmişti. Duaları derinleşiyor ama iç huzuru azalıyordu. Tanrı’yla pazarlık ediyordu artık: “Bu son, ne olur bu son olsun.”

Ve sonra yine: Bu sefer son Tanrım, bir el daha…

Emeklilik… Çoğu insan için huzur, Reşat Bey içinse sessiz bir çığlıktı. Takvimde günler geçiyor ama o sadece ay sonunu hatırlıyordu: maaş gününü… Eskiden hesap defteriyle aile bütçesi planlayan Reşat, şimdi telefonunda sanal fişler düzenliyordu.

“Biraz zaman geçirmek, sadece biraz meşgale,” diyordu kendine. Ama o meşgale, sabah yürüyüşlerini, cami sohbetlerini, hatta torunlarla görüntülü konuşmaları bile gölgede bırakmıştı.

Eşini kaybettikten sonra ev, ona büyük gelmeye başlamıştı. Sessiz duvarlar, şimdi her tıkta bir ses veriyordu. Kazandığında birine anlatmak istiyordu ama kimi arasındı ki? Komşularla selamı sabahı kalmamıştı, çocuklar yoğundu, torunlar ise onu sadece bayramda hatırlıyordu.

Reşat Bey’in içinde sessiz bir başkaldırı vardı. Hayat boyu düzgün yaşamış, kurallara uymuş, sıradan ama onurlu bir ömür sürmüştü. Ama şimdi? Bir telefona sıkışmış hayatında, sıradanlığın intikamını kumarla alıyor gibiydi. “Ben de yapabiliyorum” diyordu bazen. Ama kime karşı? Hayatına mı, yaşına mı, kaderine mi?

“Kimseye zararı yok,” diyordu. Ama gözlüklerini unuttuğu yerden almak için iki saat uğraştığı o sabah, kaybın sadece para olmadığını anladı. Hafıza gidiyordu, zaman gidiyordu. Ve hayat, bir ekrana sığamayacak kadar değerliydi aslında… Bir sabah, balkona çıktı. Hava güzeldi, serindi. Telefonunu aldı, uzun uzun baktı. Sonra çöpe attı. Kendi geçmişine attığı bir mektup gibi.

Alt katta oturan komşu, mutfağın penceresinden dışarı baktı: “Reşat Bey’i uzun zamandır ilk kez balkonda görüyorum, diye içinden fısıldadı…

Saat gece 03.27 idi. Ekranda sanal rulet masası dönüyordu. Farklı şehirlerde, farklı hayatlarda yaşayan üç kişi, Yiğit, Halil ve Reşat, aynı masadaydılar…

Yiğit, başı önünde, gözleri kan çanağı gibiydi. Bahis miktarını yazdı, tıkladı. İçinde yanan bir ateş değil artık, sönmüş bir soba vardı. Halil, sessizce oturduğu mutfakta ışığı bile açmamış, Seccadesi hala yerde, telefonu dizindeydi. İçindeki çatışma artık dua değil, yalnızca sessizlikle konuşuyordu. Reşat Bey, eski bir masa lambasının altında, titrek gözlük camlarının ardından sayılara bakıyordu. Elleri terli, kalbi yorgundu. Artık kazanmak istemiyordu, sadece oyunda kalmak yeterli geliyordu.

İsimler farklıydı, yaşlar da. Ama masada tek bir ortaklık vardı: bir el daha…

Kazanç değil, kayıptı onları burada buluşturan. Umut değil, alışkanlıktı. Aralarında bir sohbet yoktu ama her biri diğerinin halinden habersiz aynı duygunun içindeydi: yapayalnızdılar…

Ve o gece, bilinçli ya da değil, aynı anda üçü birden oyundan çıktı.

Reşat Bey bilgisayarını kapattı, lambayı söndürdü. Halil telefonu masaya bıraktı, başını ellerine gömdü. Yiğit ekrana baktı, sonra pencereye yöneldi. Dışarıda sabahın ilk ışıkları vardı.

Üçü de o an ilk kez aynı şeyi düşündü:

“Hayat, tıklanmaz, yaşanırdı…”

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.