bu kaçıncı rüya?

Şimdi dehşet verici bir kesinlikle felaketin kaçınılmaz, kurtuluşun olanaksız olduğunu hissediyordu.
Stefan Zweig

Gece, şehrin üzerine çökmemişti; sanki çoktan yerleşmiş, kök salmıştı. Pencerenin dışındaki sokak lambası, odanın bir köşesine hastalıklı bir sarı bırakıyor, geri kalan her şeyi ağır ve kirli bir karanlığa terk ediyordu. Işık bile yaşamak istemiyor gibiydi; titreşmeden, direnmeden, sadece sızıyordu.

Duvarlar sessiz değildi aslında. Yaklaştıkça daralan, nefes almayı zorlaştıran görünmez bir baskı vardı. Oda, bir mekân olmaktan çıkmış, yavaş yavaş kapanan bir kutuya dönüşmüştü. İçerideki hava bayat değil, ölüydü. Sanki daha önce birileri burada uzun süre kalmış, sonra çıkamamıştı.

Saatin tik takları duyulmuyordu; zaman ilerlemeyi bırakmış, bu karanlığın içinde eriyip gitmişti. Ne bir an geçiyor ne de bir şey değişiyordu. Her şey, olduğu gibi kalmaya mahkûmdu bu kutuda.

Hava ne sıcaktı ne soğuk. Ama tenin altında dolaşan, kemiklere kadar inen bir huzursuzluk vardı. Yorgan, bir örtü gibi değil, bir ağırlık gibi duruyordu; kaldırmaya çalıştıkça daha da ağırlaşan bir şey gibi. Sanki üstüne serilmiş değildi, üzerine bırakılmıştı.

Gece, görünmez bir el gibi adamın göğsüne oturmamıştı artık. Daha derine inmişti. Nefes almasına izin veriyor, ama her nefeste biraz daha eksiltiyordu.

İçinde bir şey kırılmıştı; sesi çıkmayan, ama her an varlığını hissettiren bir şey. Ve en kötüsü, bunun geçmeyeceğini biliyordu. Çünkü bu karanlık dışarıdan gelmiyordu.

Çoktan içeri girmişti. Adam bir anda fırladı yatağından:

-“Nefes Alamıyorum…”

Bu cümle, adamın ağzından değil; göğsünün içinden, kaburgalarının arasından, görünmeyen bir yerden koparak çıktı. Doğruldu. Odanın karanlığı kalın bir kumaş gibi üzerine yapışmıştı. Nefes almak bir eylem değil, bir mücadeleydi onun için artık. Boğazı daralmış, ciğerleri küçülmüş gibiydi. Yatağın diğer tarafına baktı. Bebek. Küçük göğsü. Hareket ediyor mu? Bir süre hiçbir şey görmedi. Çünkü görmek, cesaret isterdi. Ve o anda cesareti yoktu. Sonra eğildi. Dinledi. Bir ses… Yoktu. Ve o an, uyanık değildi artık…

Birinci Gece

Rüya, bir hastane koridorunda başlıyordu. Uzun, sonsuz bir beyazlık vardı. Işıklar yanıyor ama hiçbir şeyi aydınlatmıyordu. Kucağında bebek vardı ama ağırlığını hissetmiyordu. Bu, en korkutucu olan şeydi: Varlığın ağırlıksızlığı… “Bir şey var,” diyordu içinden biri. Ama ne olduğunu söylemiyordu. Bir kapıya doğru yürüyordu. Kapının üzerinde hiçbir yazı yoktu. Ama içeri girerse bir şeyin kesinleşeceğini biliyordu. Elini uzattı. Kapı koluna değdiği an, uyandı. Ter içinde. Ve ilk yaptığı şey, bebeğe bakmak oldu. Bebek nefes alıyordu. Ama adam, rüyada yarım kalan o hissi, o kapının ardındaki şeyi zihninde taşımaya devam etti.

İkinci Gece

Yine aynı cümleyle uyandı: “Nefes alamıyorum.” Ama bu sefer rüya daha erken başlamıştı sanki. Hastane koridoru yoktu. Bu kez bir oda vardı. Eski, sararmış duvarlı bir çocuk odası. Oyuncaklar yerde ama hepsi yüzü duvara dönüktü. Kucağındaki bebek bu sefer daha ağırdı. Ağırlık, suç gibiydi. Bir beşik gördü. Beşiğe doğru yürüdü. Bebeği bırakmak zorundaydı. Bunu biliyordu. Ama bırakmak, bir vedaydı sanki. Eğildi. Bebeği bırakacağı anda, bebeğin yüzünü ilk kez gördü. Ama tam o anda, uyandı. Kalbi deli gibi atıyordu. Yatağa doğru eğildi. Parmaklarını bebeğin burnuna yaklaştırdı. Sıcaklık vardı. Nefes vardı. Ama rüyadaki yüz… eksikti. Tamamlanmamış bir korku, en tehlikelisiydi…

Üçüncü Gece

Artık uyumaktan korkuyordu. Ama beden, korkudan daha eski bir yasaya tabiydi. Yine uyudu. Yine aynı cümle:

“Nefes alamıyorum.”

Bu sefer rüya başladıktan sonra kendini tanıyordu. “Bu bir rüya,” dedi. Ama bu farkındalık onu kurtarmadı. Sadece daha derine çekti. Aynı oda. Aynı beşik. Ama bu sefer bebek ağlıyordu. Hayır… ağlamıyordu. Ağlaması gerekiyordu. Ama ses yoktu. Sessizlik, çığlıktan daha gürültülüydü. Bebeği beşiğe bıraktı. Eğildi. Bu sefer yüzünü görmek için. Yüz… Kendi yüzüydü. Ama küçülmüş, kırılgan, nefessiz.

Ve o an anladı:

Bu bebek sadece onun çocuğu değildi. Onun çocukluğuydu. Ve o çocuk… Nefes alamıyordu. Tam o anda, uyandı. Bu sefer sadece bebeğe bakmadı. Kendi ellerine baktı. Titriyordu.

Dördüncü Gece

Artık kaçacak yer yoktu. Rüya tamamlanmak istiyordu. Çünkü bazı rüyalar, bitmeden bırakıldığında, insanı uyanıkken de takip ederdi. Gözlerini kapattı. Kendi isteğiyle. Ve karanlığın içine yürüdü.

-“Nefes alamıyorum.”

Ama bu sefer bu cümleyi bastırmadı. İçinden tekrar etti. “Nefes alamıyorum.” Rüya geldi. Oda. Beşik. Bebek. Her şey yerli yerindeydi. Ama bu sefer adam kaçmadı. Eğildi. Bebeğin yüzüne baktı. Kendi yüzü. Ama bu sefer korku yoktu. Sadece bekleyen bir şey vardı. Bir soru. Adam, yavaşça elini uzattı. Bebeğin göğsüne koydu. Ve ilk kez… Bekledi. Panikle değil. Sabırla. Sessizlikte. Uzun bir an geçti. Sonra… Çok hafif. Neredeyse yok gibi. Ama vardı. Bir hareket. Bir nefes. Bebek nefes alıyordu. Adam gözlerini açtı. Gerçek odadaydı. Gerçek beşik. Gerçek çocuk. Eğildi. Elini bebeğin göğsüne koydu. Ve bu sefer… Gerçekten hissetti. Nefes. Düzenli. Sakin. Yaşayan…

Adam derin bir nefes aldı. Göğsü ilk kez genişledi. Ve o an anladı:

Bazı korkular, çocuğumuzdan değil… Bizim içimizde hâlâ nefes alamayan çocuktan geliyordu.

O gece, ilk kez uyumadı. Ama ilk kez uyanıktı.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.