elleri üşüyen vicdan çiçeği
Beklemek diyorum; “ömrümüzün en vefalı yoldaşı.”
Dostoyevski
Kaç haftadır duraktayım, hangi gündeyim bilmiyorum. Bekliyorum… Sanki birini ilk kez ben bekliyormuşum gibi anlatmam da yok mu, ilahi kendim… Sadece bekliyorum, bir kelime üç hecelik bir zamansızlık dilemması; beklemek… Buradan kalkmıyor aslında otobüsüm. Ben zaten eve otobüsle de gitmiyorum. Duraktayım, bekliyorum öyle… Eskisi gibi bilindik saatlerde değil bu beklemelerim. Karşılaşma ihtimalimizin olmadığı saatleri seçiyorum. Çünkü göz göze gelme ihtimali bile, işte… Ben sizler gibi değilim, olamam da… Duraktayım, saat kaç, kaç saattir buradayım, bilmiyorum. Dedim ya, sadece bekliyorum. Yalanlar söylemeyi bıraktım kendime. Hayatta her şey insan içinmiş, anladım ve her insan kendi seçiyormuş kaderini. İsteseydim dünyanın en aşağılık insanı olabilirdim mesela. Her gün başka bir insanla farklı sabahlara uyanabilirdim. Hepsine yalnız onları sevdiğimi gözlerinin ta içine bakarak söyleyebilirdim, isteseydim. Gözümün teki teklerse namerttim. Dünyanın iyi niyet elçisi de olabilirdim. Bütün her şeyi iyiye yorardım. Güneş hiç batmazdı akşamında şiirin. Tüm sabahlarda pazar kahvaltısı, bütün dillerde umut türküsü, isteseydim ama beklemeyi tercih ettim ben. Duraktayım, oturak soğuk, üşüyorum…
Otobüste olmadığını bildiği halde, gözlerimin durağa yanaşan her otobüse sen içindeymişsin gibi reverans yapması yok mu, ilahi gözlerim.
Kapılar açılıyor, sen inmiyorsun. İyi ki de inmiyorsun. İnsen anlamı kalmazdı bu satırların. Keşke kalmasaydı, keşke sen inseydin otobüsten. Keşke oturak sadece sen yoksun diye soğuk olsaydı. Keşke sımsıkı sarılabilseydim sana, umurumuzda olmasaydı dünya. Ben böyle bir başıma beklemeseydim…
Duraktayım, insanlar soğuk, üşüyorum. Ben Şevket, rahmetli Hidayet’in arkadaşı… Aynı hastalığa yakalandık Hidayet’le biz zamanında. Başlarda ben öyle olmadığımı düşünmüştüm. Hidayet ne zaman hastalıktan bahsetse susturdum. Hidayet de bu durum aşikardı, inkâr etmedi hiç, ilk muayenede kabul etti tanıyı. Hidayet’in kötü huylu bir kalbi vardı. Hidayet bir insanı sevdi mi su gibi seviyordu, hava gibi seviyordu. Bağımlıydı adeta… En aptal herifti gözümde. Birini sevmeye dursun kalbi, hemen her şeyden vazgeçerdi. Herkes, kendi dünyasının merkezinde olmalıydı oysa. Nasıl ki dünyanın merkezinde güneşin olduğu gerçeği gibi. Hidayet birini sevdiğinde kendi güneşini boğar; herkes için biri olanı, güneşi yapardı. Hidayet doğa bilimlerine hiç inanmadı. Siktir et doğa bilimini, sevmeye bak oğlum, derdi. Bir şeyi siktir edince iki kere ikinin dört olmasının çok da bir önemi kalmıyordu. Lakin her sabah doğan güneş akşamında batıyordu, battı da… Olan hep Hidayet’e oldu. Dımdızlak kaldı hep gidenin ardından. Sevmenin ertesi, hep koca bir karanlık oldu onun için. Ben öyle değildim başlarda, daha böyle sevmemişken kalbim. İlk başlarda her şey sıradan başlıyor bu işte.
Normal insanlar gibi oturuyorsun önceleyin. Olağan muhabbetlere, sıradan şekilde eşlik ediyorsun. Sırası gelen vapurlardan, vapura rastgele eşlik eden martılara, herkesin attığı simitlerden atıyorsun ama bir sabah kalkıyorsun, kalp kalpten geçmiş oluyor.
Duraktayım hâlâ Hidayet, bekliyorum bıraktığın yerden, oturak soğuk, bu arada tanıştırayım, ben Şevket, Şevket Ursula, kucağımdakini sormayın; o da günlerdir bekleyen elleri üşüyen vicdan çiçeği …



Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!