oda 0711
Şuan yaşıyorum ve önemli olan bu.
Hayat geçici. Her zaman, herkes için.
Irvin Yalom
Koridorun sonunda ağır ağır kapanan asansör kapısı, her gün aynı sesi çıkarıyordu. Aynı metalik tını, aynı antiseptik koku, aynı beyaz duvarlar… İnsan bir süre sonra hastanelerin saatinin olmadığını anlıyordu.
Burada zaman takvimle değil, serumun damlalarıyla akıyordu.
Babam pencereye dönük yatıyordu. Başının sağ tarafında, saçlarının yerini ameliyat izleri almıştı. Beyin tümörü önce konuşmasını çalmış, sonra yürüyüşünü, en sonunda da gözlerindeki o tanıdık ifadeyi yavaş yavaş silmeye başlamıştı. Doktorlar adına glioblastom diyordu. Ben ise sadece babamı benden alan şey diyebiliyordum. Eskiden sesi bir evi doldururdu. Şimdi birkaç kelime kurabilmek için dakikalarca mücadele ediyor, cümleler beyninin içinde birbirine çarpıp parçalanıyordu. Bazen bana bakıyor, adımı biliyor gibi gülümsüyor; bazen de yabancı biriymişim gibi gözlerini kaçırıyordu.
İnsanın en ağır yükü ölüm değilmiş. Sevdiği insanın her gün biraz daha eksilmesini izlemekmiş, anladım.
Odadaki monitör düzenli aralıklarla ötüyordu. O ses ilk gün korkutmuştu beni. Günler geçtikçe kalp atışı gibi normalleşti. İşte insanın en tehlikeli yanı buydu; her şeye alışıyordu. Acıya da… Gece olduğunda hastane başka bir yere dönüşüyordu. Koridorlar sessizleşiyor, hemşirelerin ayak sesleri yankılanıyor, odaların içinden bastırılmış ağlamalar duyuluyordu. Her kapının ardında ayrı bir hayat, ayrı bir dua, ayrı bir bekleyiş vardı. Babam uyurken yüzüne bakıyordum. Yıllarca beni omzunda taşıyan adam şimdi su bardağını bile tek başına kaldıramıyordu. Hayat ne kadar acımasızdı. Çocukken babam benim kahramanımdı. Şimdi ben onun su içmesine yardım ederken, gözlerimin içine utanarak bakıyordu. Oysa utanması gereken hiç kimse yoktu.
Hastalık insanın gururunu da kemiren görünmez bir yaraydı.
Bir gün bana usulca sordu: “İyileşecek miyim?” O an dünyadaki bütün diller sustu. Yalan söylemek istemiyordum. Gerçeği söylemeye cesaretim yoktu. Sadece elini tuttum. Bazen sessizlik, kelimelerden daha dürüst oluyordu. Pencereden dışarı baktım. Hastanenin bahçesinde insanlar aceleyle yürüyordu. Kimisi işe yetişiyor, kimisi telefonda gülüyordu. Oysa birkaç kat yukarıda hayatla ölüm aynı odada oturuyordu.
İnsan, ölümün başkasına ait olduğunu sanarak yaşıyordu.
Sonra bir gün hastane odasında, sevdiği insanın başucunda bunun büyük bir yanılgı olduğunu öğreniyordu. Babam uyandı. Titreyen eliyle elimi tuttu. Eskisi kadar güçlü değildi ama çocukken hissettiğim güven hâlâ avucundaydı. O an anladım… Hayat, aslında kaç yıl yaşadığımız değil; kimin elini son ana kadar bırakmadığımızdı.
Ve hastaneler… İnsanların hastalıklarını değil, sevdiklerinin kıymetini öğrendiği en sessiz okullardı.




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!