kalabalık yalnızlığım
Yalnızlık zordur: Ama yine de toplulukla olma,
Yoksa her yerde bir çölün içinde kalırsın.
Arthur Schopenhauer
Kış, şehre gri bir ağırlıkla çökmüştü. Sokak lambalarının solgun ışıkları karanlığı delmeye çalışırken, kar taneleri dans ederek yere düşüyordu. Leyla, kalın paltosuna sıkıca sarılmış, bir yandan hızlanan rüzgâra karşı yürürken bir yandan da kafasının içindeki düşünce seliyle boğuşuyordu. Ayaklarının altında ezilen kar, her adımında küçük birer çığlık gibi yankılanıyordu.
Kliniğe vardığında, camdan dışarı bakıp derin bir nefes aldı. Soğuğun sertliği camın yüzeyinde ince bir buğu bırakmıştı. Bu manzara ona hem tanıdık hem de çok yabancı geliyordu.
Kendi hayatı da tıpkı o cam gibiydi… Dışarıdan bakıldığında pürüzsüz duruyordu ama dokunulduğunda buğuluydu.
Leyla, otuz yedi yaşında, yalnız yaşayan, hiç evlenmemiş ve insanlara yardım etmek için yıllarını psikolojiye adamış bir kadındı. Günlük rutini, insanların karanlık yanlarını dinleyip onlara ışık tutmaktan ibaretti.
Işığı o kadar bir başkasına tutmuştu ki kendisi karanlıkta kalmıştı, farkında değildi. Kafasının içine giriş vardı, çıkış yoktu. İç dünyası adeta bir labirentti; aydınlanmayı bekleyen karanlık köşeleri vardı.
Her seans, kendi duygusal ağırlığını biraz daha artırıyordu.
Sabahki ilk danışanını beklerken masasındaki küçük saksıya gözleri takıldı. İçinde, geçen sonbaharda solan bir çiçek duruyordu. Sulamayı bırakmıştı, çünkü o çiçeğin tekrar filizlenmeyeceğine emindi. Yine de onu atamamıştı. Belki de o solmuş çiçek, Leyla’nın ruhundaki dilemmayı simgeliyordu; umut ve umutsuzluk arasında sıkışıp kalmış bir varoluşu… Filizlenmeyeceğini biliyordu ama içinde, derinlerden gelen bir ses ya canlanırsa, ya açarsa yeniden naraları atıyordu.
Dışarıdaki kar taneleri rüzgârın etkisiyle sağa sola savrulurken Leyla, kendi içindeki rüzgârların onu nereye savurduğunu düşünüyordu. Her seansın sonunda danışanlarını teselli eden sözler buluyordu; ama aynaya baktığında aynı sözleri kendisine söylemesi imkânsızdı. Çünkü içindeki yalnızlık, onun kelimelerini donduruyordu. Yalnızlık buz gibiydi, üzerine kaç hırka giyersen giy üşüyordun yine. Onun yalnızlığı fiziksel bir yalnızlıktan da ibaret değildi üstelik, ruhsal yalnızlık da yakasını bırakmıyordu. Fikirlerine eşlik edebilecek kimseler yoktu. Fiziksel olarak aslında kalabalıktı. Ama hangi kalabalık bu çağda insanı anlıyordu ki?
Şehir uyurken, Leyla’nın iç dünyası hiç susmuyordu. Geçmişin izleri, çocukluğundaki korkular, annesinin ölümüyle gelen sessiz çığlıklar… Her biri, kış mevsiminin soğuk rüzgârları gibi ruhunu titretmeye devam ediyordu.
Ama ne zaman karın altında filizlenen bir tomurcuğu görse, içindeki umut kırıntıları tekrar başını kaldırıyordu. Sonra bir el iniyordu o başa, tekrar yerin dibine sokuyordu ümidi… O el, kaderdi…
Leyla, bir sonraki danışanını içeri davet ederken pencereye kısa bir bakış daha attı. Dışarıdaki kar, zamanla her şeyi örtüyordu. Belki de yalnızlık da kar gibi bir şeydi; ağır ama geçiciydi. O an fark etti ki, belki de kendi içindeki kışı çözmek için önce kendisini dinlemeliydi, önce buzu çözülmeliydi. Ama nereden başlayacağını bilmiyordu. Ve bu belirsizlik, Leyla’nın ruhunun kemirgeniydi…
Otuzlu yaşlarında, sakalları ve saçları yaşından önce büyümüş bir adam girdi içeri, ismi Tufan’dı, annesinin ölümünü bir türlü kabullenemeyen bir şekilde Leyla’nın karşısında oturuyordu. Gözleri boşluğa dalmış, konuşmakta güçlük çekiyordu. “Sanki hâlâ yaşıyor gibi hissediyorum,” diye başladı, sesi titreyerek. “Her sabah uyanınca onun sesini duymayı bekliyorum, ama sonra sessizlik beni boğuyor.” Annesinin kaybını zihninde bir gerçek olarak kabul edemediğini, sanki bu acının tamamen gerçek olmadığını dile getiriyordu. Leyla, Tufan’ın yüzündeki derin hüznü incelerken, bu kaybın onu ne kadar derinden etkilediğini anlamakta zorlanmıyordu. Tufan, bir yandan annesine duyduğu sevgiyi yitirmek istemezken, diğer yandan bu duygusal yükle nasıl başa çıkacağını bilemiyordu. “Her şey anlamını yitirdi,” diye ekledi, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Bensiz bir dünyada annem nasıl yok olabilir?” Bu soru sonrası derin bir sessizlik oldu. İkisinde de aynı soru zihinlerini kemiriyordu:
“Tanrı bizi gerçekten duyuyor muydu?”
Hayatındaki acılar, kayıplar ve cevaplanmamış dualar bu düşünceyi daha da güçlendirmişti. “Eğer duyuyorsa, neden bu kadar sessiz?” diye fısıldadı kendi kendine Leyla. Bu sessizlik ona bir boşluk gibi geliyordu; bazen bir sınav, bazen bir ihmal hissi yaratıyordu. Ama sonra, küçük bir umut kıvılcımı zihninde belirdi. Belki de Tanrı’nın sessizliği bir cevap şekliydi, belki de duyduğu ama hemen müdahale etmeyi seçmediği bir anın göstergesiydi.
Sahi, Tanrı’nın radarına girmek için kaç kilometre saat hızla geçmeliydi dünyayı?
Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!




Başarılı bir çalışma olmuş. Tanrı suç işleyenlerin cezasını hemen vermìs olsaydı, yeryüzünde insan kalmazdı.
Zannediyorum herşeyin bir zamanı var .
Kolaylıklar dilerim.