bir memurun hikayesi

Onlar yaşıyorlardı, kendilerini yaşıyorlardı. Ben kimdim ya da kimi canlandırıyordum?
Oğuz Atay

Yirmi iki yaşındaydı, büyük hayallerle atanmıştı devlet memuriyetine Ali. Üniversite diplomasını cebine koyduğu gün, babasının nasihatleri kulağında bir şarkının nakaratına dönmüştü: “Oğlum, devlet memuriyeti kutsaldır. Sabretmesini bil, gün gelir karşılığını alırsın.” O günlerde bu sözler, kulağa bir zafer marşı gibi gelmişti. Yıllar sonra ise, zamanla derinleşen bir yankıya dönüşecek ve içini kemirecekti.

İlk göreve başladığında masasında eski bir daktilo, mürekkep lekeli dosyalar ve sararmış evraklar vardı. O günlerde, memuriyet onun için sadece bir iş değil, adeta kimliğinin bir parçasıydı. Ben oldum demenin vücut bulmuş haliydi.

Ancak zamanla fark etti ki bu masa, yalnızca dosyaların değil, zamanın da biriktiği bir yerdi. O masa başında geçen her yıl, ruhunun üzerine işlenen yeni bir katman gibiydi. Sanki bir ağaç gibi yaş halkaları taşıyordu artık içinde. Sanki zaman dışına değil, içine doğru akıyordu…

Yıllar ilerledikçe, sabır kavramı Ali için bambaşka anlamlar kazandı. Başlarda sabır, umut demekti. Gelecekte daha iyi bir konuma ulaşacağına olan inancıyla çalışıyor, kendini yetiştirmeye devam ediyordu. Ancak zaman geçtikçe sabır, yerini belirsiz bir bekleyişe, rutinin donuk ağırlığına bıraktı. Artık sabır, pasif bir kabullenmeydi. Artık sabır tekdüze bir yaşamın adıydı.

Mesai saatleri uzadıkça ruhunun içinde bir boşluk genişliyordu. Kalemiyle imzaladığı her belge, kendi varoluşunu mühürlüyormuş gibi geliyordu. Evraklar çoğaldıkça kimliğinin kenarları silikleşiyor, içinden geçenleri daha az duyumsar hale geliyordu. Zamanın içinde sıkışmış gibi hissettiği günler oluyordu; sanki bir saatin tik takları arasında hapsolmuştu.

Sanki saat gardiyana, o memuriyet odası da tek kişilik hücreye dönüşmüştü.

Ali, memuriyet yıllarını kat ettikçe derin bir içsel çatışma yaşamaya başladı. Çalışma masasının başında, bazen saatlerce boşluğa bakıyordu. Yaptığı işlerin sonuçsuzluğu, günbegün varoluşuna dair soruları çoğaltıyordu.

“Ben kimim?” diye soruyordu kendi kendine. Bir kadro numarası mıydı sadece? Bir evrak imzası mı? Yoksa devlet çarkında dişlilerden biri miydi?

Bazen dosyaların arasında kaybolmuş hissederken zihninde hangi romandan olduğunu hatırlamadığı satırlar yankılanıyordu:

“Bir gün fark edersin ki, sen sadece sistemin küçük bir parçasısın. Ve sistem, senin kim olduğunu asla merak etmeyecek.”

Ali, bu çarkların arasında kişiliğinin giderek kaybolduğunu hissediyordu. Geriye sadece bir sicil numarası, birkaç terfi belgesi ve sayısız mühürlenmiş dosya kalıyordu. Öyle ki bazen aynaya baktığında kendi gözlerinde bile tanıdık bir parıltı bulamıyordu artık.

On beş yılın sonunda, nihayet üçün biri kadro derecesine ulaşmıştı. O sabah eline geçen zarfın içinde yazan cümle soğuk ve duygusuzdu:

“Kadro Dereceniz: Üçün Biri. Yeşil Pasaport almaya hak kazandınız.”

Bir an duraksadı. Bu belge, on beş yılın ödülü müydü gerçekten? Bir pasaport, yılların emek ve sabrını temsil edebilir miydi? Yoksa bu belge, sadece devlete dair bürokratik bir onay mıydı?

Evrak dosyasını avuçlarının arasında sıktı. O anda zihninde bir metafor belirdi: Bu pasaport, bir kimlik değil, yalnızca bir zincirin halkasıydı. Zira özgürlük, sadece sınırların ötesine geçmekle mi mümkündü? Ya kendi zihnindeki sınırlar? Her sabah aynı saatte kalkmak, aynı koridorlarda yürümek, aynı evrakları imzalamak?

Ali için pasaport, sadece fiziksel bir belge değil; varoluşunun bir yansıması olacaktı. Yıllarca beklemenin somutlaşmış hali…

Bir akşam, pasaportu elinde tutarken küçük oğluna döndü. “Evladım, bu sadece bir belge değil, bir emek nişanı” dedi. Ama içten içe, bu cümlenin derinlerinde bir ironi saklıydı. Bu belge, sabrın ve azmin bir sonucu muydu, yoksa yıllar boyu kabullenilmiş rutinin mi?

Ali, yeşil pasaportu aldıktan sonra bile aynı ofiste çalışmaya devam etti. Ama içindeki sancılar bitmedi.

Çünkü asıl mesele, kadro derecesi ya da bir pasaportun rengi değil, insanın kim olduğunu unutmadan çalışabilmesiydi. Ve belki de gerçek özgürlük, kendi kimliğini bulmak için o çarkın içinden çıkıp kendine dönmekti.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.