zaman hangi eldivenle tutulurdu?

Ve kendime soruyorum: Hayallerim nerede? Kafamı sallayıp mırıldanıyorum. Zaman nasıl da geçiyor! Ve sonra kendime bir daha soruyorum: Zamanını nasıl geçirdin, hayatının en iyi yıllarını nereye gömdün? Yaşadın mı, yaşamadın mı? Bak, diyorum kendime, dünyadaki her şeyin nasıl solup soğuduğuna bak…
Fyodor Dostoyevski

Hayatı ıskalamıştım. Sürekli erteleyip, son kullanma tarihini geçirdiğim şey, bendim. Bambaşka olabilirdi her şey, yaşamayı bilseydim. Ben Emin, altmış sekiz yaşındayım. Hayallerimin her biri, yılkı atları gibi koşardı eskiden, şimdi sadece topallıyorlar, eskiden öyle büyüktüler ki, her birinin boyu gökyüzüne değerdi, şimdi sıraya girmiş uçurumdan atlıyorlar bir bir.. Kısaca ölüyordum. Herkesten ve her şeyden uzak, köyün o tenha köşesindeki mezarlığa yakındım bir tek. Bir yanım, ölümü kabul etmekte zorlanırken, diğer yanım, iflas eden bedenimdeki organları görünce, bunun olacağı için bayram ediyordu. Pişmandım, yaşlanınca kendine karşı dürüst oluyordu insan. Yaşamak, hayatımın bir döneminde elimdeydi, önümdeydi, beni takip eden gölgemdi adeta ama tutamadım, kaçırdım elimden. Gençtim, bir kıza aşık oldum, önce esiriydim onun, sonra kendime köle ettim. Bilemedim değerini, erken yaşta bırakıp gitti beni, insan sevdiğini kanser eder miydi? Güzel anılar yetiştirecekken, tümörlü hücreler biriktirdim onda. Kanserden öldü dediler, asıl sebebi mendebur kocasını göremediler. Ama ben biliyordum gerçeği, onu sevgisizliğimle ben gömmüştüm toprağa ve filizlenemedi bir daha… Bunu yaparken de şarjörü olmayan ama binlerce kurşunu olan silahlarım vardı, gelenekler vardı mesela, görenekler vardı, gözü hep kadının üzerinde olan en büyük kurşunum, toplumum vardı… Hayatım, süratli olmamasına rağmen kaçırdım her şeyi…

İnsan, yaşamak fırsatını kaçırınca bir kere, asidi kaçmış gazoz gibi oluyor hayat. Tat almayı bırakıp, sadece yaşamsal faaliyetlerini sürdürmek için yiyip içmeye başlıyorsun. Bu yeme içme, yaşamak için değil, ölmemek için oluyor bir süre sonra. Şimdi, şöyle geriye doğru baktığımda, neyi başardınız diye sorarsanız bana, ölmedim diyebilirim.

Ölmedim ve kaldım hayatta… Söylesene Emin, insan ölmemek için mi gelir dünyaya? Geçmişe dönebilseydim, şöyle otuzlu yaşlara, fısıldardım kulağıma:

”-Üflediğin mum sayısı kadar değil, yaşayabildiğin kadar hayat, bilmelisin Emin.”

Mumları üflerken ki heyecanımı görmemek için kör olmak gerekirdi. Otuz dört yaşına girmiştim. Hala heyecanım ilkbahar gibi taze, hayallerim yeni doğmuş bir bebek gibiydi. İnsan ömrünün ortasındaki yaşa gelince, daha bir başka oluyordu. Bir de insanlar tarafından sevilip sayılınca hakkını verdiğini düşünüyordun hayatın… Hem enerjisi vardı insanın, hem de hayata baktığın pencereler çoğalmıştı. Hayatın getirdikleri, hayatın götürdüklerinden de fazlaydı. Kurduğun her bir düş, umut pamuklarına sarılıydı hala. Bu yaşta, insan zihni bir trenin geniş vagonları gibiydi. Herkesi ve her şeyi taşıyıp geleceğe götürebilirdi insan, vakit vardı nasıl olsa… İşte bu duygularla, aklımdan ve kalbimden geçirdiğim hülyalarım ile üfledim mumu. Hayalperest bir insandım ben. Bu yaşıma dek, aklım, hep dağların arkasında kalmıştı. Sanki biraz güçlü olsam, arkasını görmek için un ufak edecektim koca dağları. Tek bir problemim vardı, kafam hep gökyüzünde olduğundan, önümü hiç göremiyordum. İnsanın önünü görmesi için, dağın kenara mı çekilmesi gerekirdi?

İnsanın gözleri fal taşı gibi açıkken, nasıl kendine kör olurdu?

Görüyordum, müjganları uçsuz bucaksız bir yola dönüşüyordu zihnimde, hiçbir trafik işaret ve levhasının olmadığı, yolun tek kuralı koşmaktı, ona koşmak… Aşık olmuştum. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. İnsan on yedisinde bir güzele vurulunca başka oluyormuş. Küçükken babam derdi, bak Emin derdi, zaman şu evin önündeki yoldan geçen arabalar gibidir derdi, çabuk geçer, bir bakmışsın, on yedi on sekiz olmuşsun, sonra aşık olmuşsun, bana kafa tutmuşsun ama ne yaparsan yap her şey eskir, bir tek zaman eskimez derdi… O sıralar öğrenmiştim, cümlede seçiciliği. Babam, aşık olacaksın dediğinde gerisini duymamıştım bile. Şimdi anlıyordum, aşk, gönüllü tutukluluktu. Fikren, bedenen ve ruhen esir oluyordun bir hayale. Hayal, sanki ayaklarından seni zincirlemiş de; nereye giderse gitsin, oraya çekerdi seni. Zincir, yeri geldiğinde kanatıyordu ruhunu ama şikayetçi olmuyordun. Biraz da kandı aşk, acıydı… On yedi yaşındaysan bir de, her şeye dayanabilirim gibi hissediyordun. İnsan ne düşünürdü ki on yedisinde? Elbette, okuyacaktı, iyi bir iş sahibi olacaktı, sevdiği kadını kalbinin üstünde; cambazın, ip üstünde yürürken düşmemek için gösterdiği hassasiyeti ile taşıyacaktı. Ara ara bazen düşünüyordum, acaba altmışındaki Emin, on yedilik Emin’e taş mı çıkartacaktı?

Şimdi mezardan çıkıp duyurabilseydim sesimi, her bir Emin’e haykırmak isterdim:

”Her şey değişir, sen değişirsin, hiçbir şey, hayal ettiğin gibi olmaz. Çünkü insanın, yaşarken vazgeçtiği ilk şey, kendi benliğidir. O yüzden, sakın kendinden vazgeçme!”

Ve eklerdim:

”-En iyi kaleci de olsan, tutamazdın zamanı…”

2 cevaplar
  1. Harun Yılmaz
    Harun Yılmaz says:

    Zengin kelime dağarcığı ve üslubuyla ve yaptığı psikolojik tahlillerle okuyucuyu derin düşüncelere götüren eşsiz bir insan Tayfun Üzülmez. Hayatımızın serencamını anlatmış adeta sen hep bizimle ol güzel insan

    Yanıtla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir