veda
Dudağımda son bir türkü, gülpembe
Hâlâ hep seni söyler, seni çağırır, gülpembe
Barış Manço
Tuğlanın üstünde tuğla, yeryüzünün üstünde gökyüzü, kaderin de üstünde kader vardı. İnsan istediği kadar planlar yapsın, yazgısı iki dakikada yeniden yazılıyordu. Yeşillikler içerisinde, bir cam kenarı masası bulmuş, bilgisayarımı yeni açmış, çalışıyordum. Garson tarafından getirilen fincandaki çayın dumanı gözle görülüyordu. Dışarıda güneş, sonbahara inat, bir yaz havasını andırmak için elinden geleni yapıyordu. Telefonum acı acı çaldı. Arayan kuzenimdi. Dilekçe yazarken dikkatim dağılmaması için çağrıları açmamaya özen gösteriyordum. Ama ısrarlı bir şekilde aranınca, açmaya karar verdim. Açmam ile karanlık kuyuya düşmem bir oldu. Kuzenimden gözyaşı olan bir cümle döküldü: ” Kuzen, yetiş, abin ölüyor!”, dedi ve kapandı telefon. Hangi hastanede, ne oldu diye soramamıştım bile. Ereğli’de üç hastane vardı, ikisi şehrin merkezinde özel hastaneydi, üçüncüsü de şehrin dışında kalan devlet hastanesiydi. Hafta içi olmasından dolayı abimin çalışıyor olması gerekirdi. Şehrin merkezindeki özel hastanelerden bir tanesinde olmalıydı. İş yerinden birini aradım panikle, hasta olduğundan işe gelmediğini söyledi. Kuzenimi yeniden aramaya karar verdim. Bu anlattıklarımın arasında saatler geçmiş gibi geliyor kulağa ama topu topu birkaç dakika olmuştu daha. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı. Telefondaki kuzenim değil, kardeşimdi: ” Abi başımız sağ olsun”, dedi. Anlamadım, insan iki dakikada nasıl ölürdü? Arabaya nasıl bindiğimi, hastaneye nasıl gittiğimi bilmiyorum. Hastanenin acil girişinde bir güvenlik görevlisine denk geldim. Ona sordum, Orhan Üzülmez nerede diye? Morgda, dedi, morgda… Otuz altı yaşında adamın beş dakikada morgda ne işi olurdu? İnsan, otuz altı yaşında, bir anda ölür müydü?
Saatler oldu abimi kaybedeli… Haberi alıp hastaneye gelen herkes, hastanenin acil girişinde feryadı figan ederken bayılıyordu.
Nasıl ki ekvatora yaklaştıkça, güneşi daha çok hissedersin, daha çok yakar tenini, o acil önü de acının ekvatoruydu. Önünde olanı yakıp yıkıyor, insan bünyesi dayanamayınca mecburen beyin kendini kapatıyor, kişiyi bayıltıyordu.
Bütün mahalle, iş arkadaşları, akrabalar, duyan herkes hastanenin önündeydi. Arabaların döndüğü alanın ortasında yeşil bir alan vardı, bir çocuk oynuyordu beş yaşında. Birkaç saat önce kaybolan adamın oğluydu. Her şeyden habersiz dönüyordu arkadaşının etrafında. Babasının dünyası durmuştu, haberi yoktu…
Günler geçti… Zamanı bir kum saati gibi ters çevirip bir hafta öncesine dönmek isterdim. Hala o çayın dumanını görmek ve bir yudum alıp durdurmak isterdim kaderi. İnsanın kaderini morga koysak donar mıydı ölümü, insan kalır mıydı yerinde? Hayat kulaklarıma tek cümle fısıldıyordu: Herkes doğmuyordu ama herkes ölüyordu, herkes ölüyordu… Ölüm, insanı birleyen ve birleştiren yegane hakikat olarak duruyordu musallada. Sıfırlıyordu her şeyi, kızgınlığı da çirkinliği de…
Musalladan kalkan tabut denilen tren dönmemek üzere çıktı yola… Tek kişilik ve tek yöne bir biletti bu, geride kaldı dünya… Ve bu bileti sen kestiremiyordun, yazgın ayarlıyordu her şeyi. Ayakları tutmayan, yakın zamanda kanser teşhisi konulan yaşlı bir amca bilet arıyordu…
Her ne kadar vekaletname ölüm ile sona erse de kardeşlik yeniden başlıyordu. Onu kaybedeli günler oldu ama devlet dairelerini, çalıştığı iş yerini, hesabı olan bankaları öldüğüne ikna etmem gerekiyordu elimdeki ölüm belgesi ile. İnsan bedenen tak diye ölüyordu ama resmi kurumlardan ölmek hayli zaman alıyordu.
Bir elimde kimlik belgesi, diğerinde ölüm belgesi… Birinde yaşamak vardı, diğerinde ölmek… Birinde başlamak vardı, diğerinde son bulmak… Hayat bu iki belge arasında medcezirleri olan bir dünyadan ibaretti… Terazi kiminde yaşamaktan yana ağır basıyordu, kiminde ise daha kimlik almadan son buluyordu. Bir küçük Erdem Bayazıt oluyordum o an, dilimde aynı mısra tekrara giriyordu: ”Ölümle tanıştıktan sonra anladım. Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın…”
İnsan kalanlardan ibaretti, kalanlar yaşatıyordu insanı. Farkında değildik ama hafızalar yaşanacak en güzel coğrafi yerlerdi. Hafızalarda olmasa yaşadığını nasıl ispat ederdi insan? Bir fotoğraf, bir video yaşadığımıza karine miydi?
Bu benim vedamdı, bu benim ağıt yakma şeklimdi, bu benim güle güle git deyişimdi…
Sahi Allah’ım, kaderin saati pilli midir, bu yüzden mi durur insanın kalbi?
Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!




Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun Bir güzel amcaoğlu geçti hayatımızdan
Mekanı cennet olsun kardeşim başınız sağolsun
Tayfun kardeşim acını paylaşıyor, sabır diliyorum başın sağ olsun. Merhuma Allah’tan rahmet diliyorum mekânı cennet olsun inşallah.
Yine düğümler..yine gözyası..yine acı ve yine umut..herzaman kural bu degil mi.? .mekanı cennet olsun..sonsuz sabırlar..
Başımız sağ olsun.. Sahnede ne kadar kalacağımızı bilmeden oynuyoruz verilen senaryoya göre, bazen de kondüktör gelir ineceğimiz istasyonun geldiğini bildirir ki hazırlık yapmamışımdır.aniden birdenbire kış ayında Ankara sabahının soğuğu vurur gibi
Orhan kardeşimizin mekanı cennet olsun. Geriye kalan siz değerli ailesine sabırlar diliyorum. Her zaman Sorsalar bir beyfendi kardeşimiz geçti buralardan denilecektir ?