kimsesiz karanlığın kurtuluşu

Önemli olan bu değil, dedim. Benim kurtulmam değil. Genel bir kurtuluş. Acıların ve anlamsızlığın ve bir rastlantının sona ermesi.
Ferit Edgü

Eyüpsultan’da akşam, Ramazan’ın kendine has o derin sükûnetiyle çökmüştü. İftarın üzerinden çok geçmemişti. Sokaklarda hâlâ sıcak pidenin kokusu dolaşıyor, hurma çekirdekleri avlu köşelerinde küçük siyah noktalar gibi kalıyordu. Eyüp Sultan Camii’nin minareleri akşamın morluğuna doğru yükselirken, Haliç’in suları minarelerin gölgelerini titrek bir dua gibi taşıyordu. Kalabalık yavaş yavaş dağılıyordu. Her evin içinde bir masa kurulmuştu, her sofrada bir dua edilmişti. İnsanlar tok, yorgun ama huzurlu bir halde evlerine dönüyordu.

Kalabalık yavaş yavaş dağılıyordu. O kalabalığın içinde bir çocuk vardı. Kimsenin fark etmediği, kimsenin aramadığı, kimsenin beklemediği bir çocuk…

Kimsenin sofrasına ait olmayan, kimsenin duasında adı geçmeyen bir çocuk…

Adı çoktan unutulmuş gibiydi. En azından ona öyle geliyordu. Adı vardı elbette… Ama sanki kimse onu hiç söylememişti.

Anne ve babası tarafından bir yurda bırakılmıştı çok küçükken. Kapı kapanırken annesi gözlerini kaçırmıştı, babası ise sanki bir eşyayı yerine bırakıyormuş gibi hızlı davranmıştı. O gün, hayatında ilk kez bir kapının arkasından kapanan sesin bu kadar ağır olduğunu hissetmişti. Kapı kapanırken sadece bir oda değil, sanki bütün bir dünya kapanmıştı yüzüne.

İnsan bazen sevilmediğini anlamazdı; ama terk edildiğini anladığı anda kalbinin içinde küçük bir boşluk oluşurdu. O boşluk zamanla büyür, büyürdü ve bir gün bütün insanı içine alacak kadar genişlerdi.

İşte o boşluk, şimdi onun içinde kocaman bir karanlığa dönüşmüştü. Eyüpsultan’ın dar sokaklarından yürümeye devam etti. Adımlarının sesi kendi kalbine çarpıyordu sanki. Her adımında bir soru vardı: Neden?

Neden bazı çocuklar seviliyor da bazıları unutuluyordu?
Neden bazı kapılar ardına kadar açılırken, bazıları yüzüne kapanıyordu?
Ve neden insanın kalbi bazen kendi ağırlığını bile taşıyamıyordu?

Haliç’in kenarına gelmişti. Suyun karanlık yüzü ona bir ayna gibi bakıyordu. Sanki su ona şöyle diyordu: “Gel… bütün ağırlığını bırak bana.” O an içindeki bütün sesler susmuştu.

İnsan bazen ölmek istemezdi; sadece içindeki gürültüyü susturmak isterdi.

O da tam bunu istiyordu. Tam o sırada… Gökyüzünden ince bir ses indi. Yatsı ezanı okunmaya başladı… Minarelerden yükselen o ses, karanlığın içinden bir ip gibi sarkıyordu sanki. İnsan bazen bir sese tutunurdu. Bazen bir kelimeye. Bazen sadece bir nefese…

Çocuk başını kaldırdı. Ezanın her kelimesi sanki kalbinin içindeki kırık yerlere değiyordu. “Hayya ale’s-salah…” Bir an durdu. Tam o sırada yanında bir ses duydu. Yaşlı ama garip bir şekilde güçlü bir ses: “Haydi kurtuluşa…” Çocuk irkildi. Yanında, nereden geldiğini anlamadığı yaşlı bir adam duruyordu. Yüzünde tuhaf bir huzur vardı. Sanki yılların yorgunluğu değil de, yılların sabrı birikmişti yüzünde. Yaşlı adam camiyi işaret etti: “Oraya giden hiç kimse boş dönmez evlat.” dedi kendisi de hiç kimse olan yaşlı adam. Çocuk, adamın yüzüne baktı. İlk defa biri ona evlat demişti. Kalbinin içinde küçücük bir kıpırtı oldu. Uzun zamandır unutulmuş bir duygu… Belki umut, belki merak, belki sadece yorgunluk.

Birlikte avluya doğru yürüdüler. Caminin taşları serindi. Avlunun ortasında bir huzur vardı. İnsan oraya girince sanki kalbinin gürültüsü biraz azalıyor gibiydi. Çocuk yürürken ihtiyara baktı. Sonra caminin kapısına.

Ve hayatında ilk kez gerçekten merak ederek sordu: “Bey amca…” dedi, bir an durdu. Sanki içindeki bütün karanlığı tek bir cümleye sığdırmak istiyordu.“Gerçekten… kurtuluş var mıydı?” İhtiyar gülümsedi. Ama cevap vermedi. Sadece caminin kapısını işaret etti. Ezanın son kelimeleri avluda yankılanıyordu. Çocuk bir an kapıya baktı. Sonra ihtiyara döndü. Ama ihtiyar artık orada değildi. Sanki hiç gelmemişti. Sanki sadece bir ses olmuştu. Çocuk avlunun ortasında tek başına kaldı. Ama ilk kez yalnız hissetmedi. Caminin kapısından içeri adım attı. Ve o gece Eyüpsultan’da bir çocuk ölmedi. Ama o çocuğun içindeki karanlık, sessizce orada bırakıldı. Belki hâlâ o caminin avlusundadır. Belki de her Ramazan gecesi… Bir çocuk daha tam vazgeçmek üzereyken bir ihtiyar yine yanına eğilip fısıldıyordur:

“Haydi kurtuluşa, haydi kurtuluşa…”

1 cevap
  1. sunaykaradeniz67@gmail.com
    sunaykaradeniz67@gmail.com says:

    Fon müziği, betimlemeler ve anlatım şekli çok güzel olmuş Akıcı ve anlaışılır.

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.