kırık cesaretler tablosu

Tak tak tak tak… Sol eliyle sertçe vurdu, ses yoktu. Tak tak tak… Sağ eliyle vurmaya başladı sonra. Hâlâ ses gelmiyordu. Sabırsızdı, dayanamadı iki eliyle kuvvetlice vurmaya başladı. Tak tak tak tak tak…
“- Aç kapıyı içeride olduğunu biliyorum, dedi.”
 İçerden cılız bir ses kim o diye seslendi:
“-Benim, dedi.
-Olmaz, olmaz, şimdi gelme git! Olmaz, gelme şimdi, dedi içerden cılız ses.
-Neden, dedi dışardaki ses?
-Şey, dağınık, dağınık içersi de olmaz. Olmaz, git şimdi, gelme, sonra gelirsin, git şimdi.
-Beklerim, dedi dışarıdaki ses. On dakika versem sana, toplasan, ben girsem içeri sonra.
-Mümkün olsa… Değil ama!”
 İki aydır toplayamadığını, on dakikada nasıl toplayabilirdi? Mümkün olsaydı toplardı. Çok denedi. Birden çok kez denedi. Ama olmadı, toplayamadı içini, toplayamazdı.
“-Mümkün değil, git şimdi, dağınık, ben sana söylerim, o zaman gelirsin. Git şimdi!”
 Böyle bir diyalogda insan bir kapı arıyor dimi? Ortalıkta ne kapı var ne de bir kapının ayırdığı iki insan oysaki. Tufan’ın kendisinin bile zor duyduğu sesiydi konuşan. Kafasına vurmaya devam ediyordu, sağlı sollu. Durmadan vuruyordu. Kafasından çıkan sesi test etmediği belliydi. Bir cevap arıyordu besbelli. Yöntem yanlıştı ama başka da bir şey bilmiyordu. İnsan kendisinden nasıl bir cevap alabilirdi? Konuşmama hakkını  kullanıyordu aylardır içi. Susmak avaz avaz bağırmaktı kendi dilinde, kimseler anlamıyordu, kendisi bile.
İnsan bilmediği bir dilde nasıl bağırabilirdi oysaki?
 İlk kez böyle bir şeyi tecrübe edince, kendine olan yabancılığı gözler önüne serilmişti. Başka bir çözüm yolu bilseydi onu yapardı ama babasından böyle görmüştü. Zamanında babası bilgisayar bozulduğunda, bilgisayara sert bir şekilde vurmuş ve bir müddet sonra bilgisayar tekrar çalışmıştı. Böyle böyle vurmanın sihirli bir çözüm yolu olduğuna inanmıştı küçükken. Bilgisayar insan icadıydı ve beynin çalışma sistemine benzer inşa edilmişti.
İnsan vurarak başına, tekrar ayağa kaldırabilir miydi sebepsiz hüzünler dünyasını?
  Dışardan baksan gayet normal bir adamdı Tufan; yetmiş kilo civarında bir ağırlığı, bir seksen boyu, keten pantolon gömleğiyle. Buraya kadar her şey normaldi. Dışardan bakınca normaldi de içten bakarsan?
“-Hayır, hayır, olmaz, dedim, içerisi dağınık, toplayamam, git şimdi, giremezsin içeri.”
  Başının iki yanı kızarmıştı çoktan. Boks maçını yeni bitirmiş ve kaybetmiş bir boksçuyu andırıyordu hali. Evet, kaybetmişti ama bir boks maçında değil. Hayat sağlı sollu kroşelerle daha ilk maçında Tufan’ı yere sermiş, nakavt etmişti. Daha on dokuzunda, kaybettiği cesaretini yerden kaldırması mümkün olmamış, zar zor ancak bedenini kaldırabilmiş ama cesareti yerde kalmıştı. Bu devirde, yerde bir şey bırakmaya  gelmezdi, Tufan’ın cesareti ezildikçe ezilmişti ayaklar altında.
  Cesareti olmayan bir adamın kime faydası olurdu? Devlete olurdu. Kadro derecesi yedinin ikisi olan hiçbir memuriyet, cesaret istemiyordu. Bilakis korkak olmak gerekiyordu memur olmak için. Ne kadar korkaksan maaşın o derecede artıyordu. Memur olabilirdi ama bir daha sevebilir miydi? Dünyanın en kolay işi sevmekken, vali olmaktan daha zordu şimdi onun için. Vali olmaktan daha zor olan bir meslek, gerisi siz düşünün. Torpil de geçmiyordu.
Bir insanı sevdiği için hayat kimseye torpil yapmıyordu.
   Kafasına vura vura yürümeye devam etti Tufan. Gözlerini yürüdüğü kaldırım üzerinde bir çizgiye odaklamış, bir cambaz edasıyla, çizgi üzerinde yürümeye çalışıyordu.  Cambaz değildi ama böyle vurmaya devam ederse canbaz olurdu. Bir çizgisi vardı, öldü derlerdi arkasından. Bir ah sesi duyuldu aniden. Vurmayı kesti. Sağını solunu taradı gözleri, bir şey gözükmüyordu. Sonra ayağın altından bir inleme sesi geldi tekrardan. Kendi cesaretini tanıyamamış, çiğneyip geçmişti.
 Sağ tarafındaki duvar yazısına gitti gözü:
 “Sev”
 “Sevil”
 “İmkan varken”
 “Varken cesaretin!”
 Sahi insan nasıl toplardı cesaretini? Çarpım tablosundan öteye geçmeyen matematik bilgisi bir halta yaramazdı toplamak için cesareti. Bir kursa yazılmalıydı. Kırık cesaretler tablosunu öğrenmeliydi fakat haberi yoktu öldüğünden cesaretinin.  Lakin haberi yoktu bir daha sevemeyeceğinden. Çünkü sevmek korkaklara göre bir iş değildi, belki de yıllar boyunca sadece atama bekleyecekti. Belki de bir dayı atanırdı kendisine, atanmış dayısı olurdu.
2 cevaplar
  1. kader
    kader says:

    yazılarınızı okurken nedense kalbimden ziyade aklımı çalıştırmak hafızamı tazelemek zorunda kalıyorum sanki bir yerde yaşamışım da önemi koyuluyormuş gibi. fazlaca düşünüyorum bir de. sesimi ben de tanımam herhalde. teşekkür ederim kendi adıma. yazılarınız sesimi geri getirecek diye ümit ediyorum

    Cevapla
  2. yaman adam
    yaman adam says:

    yazılarınızda anlayamadigim bir hissiyat oluşuyor içimde. başarılarınızın devamını diliyorum.

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.