bir ramazan günü
Cennet onu cennet yapanlar içindi.
Ursula K. Le Guin
Ramazan ayı, İstanbul’a usulca çöken bir hüznü ve derin bir sükûneti de beraberinde getirirdi. Şehir, sabahın mahmurluğunda bir rüyanın içindeymişçesine suskun, akşamüstü ise iftar telaşıyla uyanan bir dev gibi hareketlenirdi. Gündüzleri boş ve sessiz olan caddeler, güneş ufka yaklaştıkça ağır adımlarla canlanır, minarelerden yankılanan ezan sesi şehrin taş duvarlarından yansıyarak zamanın meydanında okunan bir melodiye dönüşürdü.
Fırınlardan dağılan sıcacık pide kokusu, eski zamanların hatıralarını uyandırır, insanın ruhunu sarardı. Sahile vuran dalgalar, sanki İstanbul’un kalp atışları gibi bir ritim tutturur, Boğaz’dan esen ince rüzgarlar, zamanın ağırlığını hafifletir, günü okşardı.
Ramazan, İstanbul’un aynası gibiydi; insanın içini dışına yansıtır, ruhundaki her kıvrımı görünür kılardı. Açlık, sabırla yoğrulurken; yorgun gözlerde bir umut, mahyalarla süslenen minarelerde ilahi bir fısıltı belirirdi. Akşam ezanıyla sofralar neşeyle donanır, bir lokma bin lokmaya dönüşür, şehri kocaman bir kardeşlik sofrasına çevirirdi.
Ve gece… Ramazan geceleri, İstanbul’u bambaşka bir dünyaya taşırdı. Camilerden yükselen dualar yıldızlara karışır, dar sokaklardan geçen çocukların sevinçli kahkahaları caddelerde yankılanırdı. Zamansız bir huzur, şehrin her köşesine siner, İstanbul adeta geçmişin, bugünün ve sonsuzluğun eşiğinde bir hayal gibi beşikte sallanırdı.
Ekrem, altmış yaşındaydı. Gençliğinde dinine sıkı sıkıya bağlı biriydi. Ancak zaman ilerledikçe, yaşadığı hayat, gördüğü insanlar, inancına gölge düşürmüştü. Yüzündeki çizgiler, yılların değil, geçirdiği sorgulamaların izini taşıyordu. Gümüşe çalan sakalları, yorgun ama hâlâ keskin bakışlarını çerçeveliyordu. Omuzları hâlâ genişti, ancak o omuzlar yıllardır ağır bir yük taşıyordu: İnancın, yaşamın ve ölümün ağırlığı…
Ellerinde tuttuğu tespihin boncukları, parmak uçlarında hafifçe aşınmıştı; sanki zaman gibi, sanki zihnindeki sorular gibi, çektikçe biteceğini sanıyordu ama çekilen sadece bir sonraki dert, bir sonraki imtihandı…
Ramazan’ın on beşinci günüydü. Ekrem, bir ağacın gölgesinde, sıcak bir öğleden sonra evinin penceresinden dışarıyı izliyordu. Susuzluktan dili damağına yapışmıştı. Midede büyüyen boşluk, sanki ruhunda da bir boşluk açıyordu. Oruç, açlıktan çok, sabırdı. Ama sabır neden gerekliydi? İnsan neden helal olan bir lokmadan dahi vazgeçmeliydi?
“Helal olandan bile vazgeçmek… Neden?” diye düşündü. Gözlerini kapattığında, gençliğinden sahneler gözünün önüne serildi. Annesi, iftar sofrasına sıcacık bir çorba koymuştu. Çorbanın buharı yükselirken, ezan sesi duyulmuş, elindeki kaşık havada asılı kalmıştı. O an, bir teslimiyet duygusuyla dolmuştu. Ama bugün, yıllar sonra, aynı teslimiyet hissini taşımadığını fark etti. Oruç sadece bedeni mi terbiye ediyordu, ruhun da terbiyeye ihtiyacı yok muydu?
İlk kez kendine şunu sordu: “Ben gerçekten inanıyor muyum?”
İnanç… İnsan zihninde şekil değiştiren, büyüyen, bazen daralan, bazen yokluğa sürüklenen bir gölgeydi. İnanç, insanın içinde yanan ama zamanla küle dönebilen bir ateşti. Bir zamanlar kutsal bir emanet gibi taşınan bu duygu, hayatın çalkantılarıyla gölgelenebiliyor, zamanla bir alışkanlığa, bir ritüele dönüşebiliyordu.
Ekrem için de öyle olmuştu. Gençliğinde samimiyetle yaşadığı inanç, zamanla şüpheyle gölgelenmişti. Oruç, onu tekrar bu sorgulamanın eşiğine getirmişti. Açlık, ona sadece fiziksel bir eksiklik değil, ruhunun da eksik bir parçası olduğunu hatırlatıyordu. İnsan, oruçluyken yalnızca yemekten değil, dünyadan da bir süreliğine uzaklaşıyor gibiydi. İnsanın aradığı adresler değildi aslında, insan anlam arıyordu…
Dışarıda bir çocuk, elindeki ekmekle oynuyordu. Ekrem onu izlerken zihninde bir başka soru yankılandı: “Cennet gerçekten var mıydı?” Sonsuz nimetlerin olduğu bir yer… Eğer cennet varsa, orada açlık yoktu. Ama insanın açlıkla kendini terbiye etmesi, cennete ulaşmanın nasıl anahtarı olmuştu? Eğer öyleyse, bu dünya yalnızca bir bekleme salonu muydu? Eğer bu dünya geçiciyse, neden bunca acı, bunca sınav vardı?
Aklına ölüm geldi sonra. Açlık, ona ölümü de hatırlatmıştı. İnsan, her geçen gün kendi varlığından bir şeyleri kaybediyordu. Aç kaldıkça, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu daha fazla hissediyordu. Açlık, insanın kendi sonunu daha iyi anlamasını mı sağlıyordu? Ölüm… Bir sınavın sonu muydu, yoksa başka bir hikayenin başlangıcı mıydı? Ekrem, ölümün inançla nasıl kesiştiğini düşündü. Eğer inanç, insana ölümü kabullenme gücü veriyorsa, neden her ölüm düşüncesi onu ürpertiyordu? Yoksa asıl mesele ölüm değil, bilinmezlik miydi?
Gözleri duvardaki saate kaydı. İftara iki saat vardı. Zamanın akışı farklı hissediliyordu. Acaba gerçekten zaman geçiyor muydu, yoksa insan mı zamana teslim oluyordu? Oruç, onun için artık yalnızca bir ibadet değil, varoluşsal bir sancıya dönüşmüştü.
Eğer inancın özü, helal olandan bile vazgeçebilmekse, peki ya hayatın kendisi? Sevdiklerinden, geçmişinden, anılarından vazgeçmek de gerekiyorsa? Ölüm de bir vazgeçiş değil miydi?
Belki de gerçek teslimiyet, yalnızca aç kalmak değildi. Gerçek teslimiyet, insanın tüm bildiklerinden, tüm alışkanlıklarından sıyrılıp kendini gerçekten anlamaya çalışmasıydı.
Belki de en büyük sınav buydu: Midenin değil, insanın içindeki boşluğun doyması ve doldurulması gerekiyordu.
Ezan sesi duyulduğunda, Ekrem, elini suya uzattı. Ama bu sefer suyu yudumlarken yalnızca susuzluğunu değil, inancını, hayatı ve ölümü de düşündü. Belki de o gece, ilk kez gerçekten ibadet etmişti.
“İnsan en çok aç kaldığında değil, en çok sorguladığında doyuyordu.”




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!