yavaşla
Yavaşlamak, neyi kaybettiğimizi hatırlamak için lazım.
Kemal Sayar
İçeriye adımını attığında, bir kasırganın odaya girdiğini sanabilirdiniz. Adımları sert ve düzensizdi; ayakkabılarının tabanı ahşap zemine hızlıca çarpıyor, sanki her adım bir şeyleri yetiştirme çabasının yankısını taşıyordu. Ellerini saçlarının arasına daldırdı, nefes almakta zorlanıyordu. Gömleğinin yakası hafifçe açılmış, boynunda ter damlacıkları birikmişti. Ceketinin cebinden telefonunu çıkarıp saate baktı, gözleri kısıldı, dudakları hafifçe sıkıldı. Randevusuna tam üç dakika geç kalmıştı. Oturduğu an saatine baktı. Bunu her seansın başında yapıyordu, sanki zamanı gözleriyle yakalayabilse dizginleyebilecekti.
Adem, her ne kadar geç kalsa da, zamanın daima önünde gitmeye çalışan bir adamdı. Günleri, yapılacaklar listelerinin ve alarm seslerinin arasında geçiyordu. Sandalyeye oturduğunda bile sanki içinde hala koşuyordu. Parmakları masa kenarında sabırsızca ritim tutuyor, ayağı hafifçe titriyordu. Zihni, bir at yarışı pistinde koşturan atlar gibi hızla dolanıyordu; yapılacak işler, bitirilmesi gereken görevler, ertesi günün planı, haftaya gecikmemesi gereken toplantı… Hiçbiri durmuyordu. Bir işten ötekine atlıyor, onları birer merdiven basamağı gibi tırmanıyor ama zirveye vardığında altında uçurumdan başka bir şey bulamıyordu. Sürekli düşüyordu…
Yaklaşık iki aydır kliniğe geliyordu. Cevabını bildiği soruları çok olmasına rağmen çözüm noktasında kendinde bir türlü güç bulamıyordu. Koşmak için ayakları vardı ama çözmek için adımları yoktu. Bugün ona sadece bir soru sormaya karar verdim. Çünkü bazen tek bir soru, tüm cümlelerden daha çok yankı yapıyordu onun ruhunda.
-“Adem, neden sürekli koşuyorsun, neden bu telaş?”
Gözleri kısıldı. Soruyu kavramaya çalışırken zihninin nasıl hızlandığını görebiliyordum. Hiç düşünmemişti, acele ederken neye yetişmeye çalıştığını…
Onun için zaman bir canavardı; daima kaçması gereken, hep biraz daha hızlı olması gereken. Koşmazsa, canavar onu yutardı. Ama nereye kime yetişiyordu?
Kaşlarını hafifçe çattı. Yutkundu. Sonunda, boğuk bir sesle konuştu:
“Bilmem,” dedi sonunda. Bu cevabı verirken bile huzursuzdu. Çünkü “bilmemek” de bir duraktı ve Adem duraklarda vakit kaybetmekten nefret ederdi. Gözlerinin içine baktım. Sakin ama ağır bir şekilde devam ettim: -“Anladım, peki, neye yetişirsen mutlu olursun?”
Bir şey söyleyecek gibi oldu ama duraksadı sonra. Gözbebekleri hızla hareket etti, düşüncelerini toparlamaya çalıştı. O an yüzünde gördüğüm ifade ilginçti. Sanki hiç düşünmemişti bunu. O güne dek hep koşmuştu ama yakalayınca ne olacağını düşünmemişti.
Oysa insana en çok peşinden koştuğu şey sorulmalıdır.
Seans boyunca konuştuk. Çocukken babasının sürekli daha iyi notlar almasını beklediğini anlattı. Okulda her zaman bir adım önde olması gerektiğini, hata yapmanın zaman kaybı olduğunu, yavaşlamanın başarısızlık demek olduğunu öğrendiğini söyledi. İlk işine başladığında ise zamanın düşmanı olduğunu hissetmişti. Günler, birbiri üzerine yığılan yapılacaklar listelerinden ibaretti. Ne kadar çalışırsa çalışsın, bir türlü varamıyordu. Çünkü ortada ulaşılacak bir “yer” yoktu. Onun dünyasında ”olmak” diye bir şey yoktu, sadece “yapmak” vardı. Kendini durdurduğunda var olmadığına inanıyordu.
Ama Adem’in fark edemediği şey şuydu:
Koşarken insan çevresindeki hiçbir şeyi göremez. Acele ederken, yaşanacak anların kıymeti kaybolur. Yaşam bir hedef değil, bir süreçtir. Ve süreç kaçırıldığında hedefin anlamı da kalmaz. Ona şunu söyledim:
“Saatinle değil, nefesinle yaşamalısın Adem.”
Bu cümle onu düşündürdü. Belki ilk kez zamanı bir hapishane, bir canavar olarak değil de bir ritim olarak görmeye başladı. Kalbin atışını hissetti. Sadece bir an… Sadece bir nefeslik durdu. Ve o duraksamada, ilk defa gerçekten yaşadığını hissetti.
Ama garipti. Çünkü o an, içinde bir boşluk değil, hafiflik hissetti. Göğsüne çöken ağırlık kalkmış gibiydi. Bunca zamandır yetişmeye çalıştığı her şey, bir sis bulutu gibi dağılıyordu zihninde. İlk kez durarak yetişti.
Zamana değil, yapılacaklar listesine değil, yetişmesi gereken bir yere değil sadece ama sadece kendisine yetişmişti.




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!