umutlar ve sardunyalar

Konuşma, dedi doktorun karısı yumuşak bir sesle, hepimiz susalım, sözlerin işe yaramadığı anlar vardır, keşke ben de ağlayabilseydim, her şeyi gözyaşlarımla söyleyebilseydim, anlaşılayım diye konuşmak zorunda kalmasaydım.
José Saramago

Gecikmeler yaşanıyordu dünyada. Ben geç kalmıştım yaşamaya. Güneş geç kalmıştı doğmaya. İnsanlık geç kalmıştı insana. Bahar bile gelememişti. Cemreler düşse de düzen değişmişti. Isınmıyordu hayat, bu yüzden yaşamın faturaları hala kabarıktı. Halen tütüyordu bacalardan hasretler…

Bir cumartesi sabahı, kış güneşi gri perdelerden süzülürken, Abdullah pencerenin kenarına oturdu. Elinde tuttuğu dolmakalem, yıllardır yazmaya alışkın olduğu o ahşap masanın üzerine hareketsizce bıraktığı bir hatıra gibiydi artık. Mürekkebi vardı, kâğıdı da, gücü yoktu ama… Kelimeler, iç dünyasındaki kurumuş toprakta filizlenemiyordu. İçi çölleşmişti adeta, geç kalmıştı vaha…

Sözleri boşlukta kayboluyordu. Hayat zarafetini yitireli çok olmuştu. Her cümle, ağzından çıkmadan ölü doğuyordu. Eskiden kelimeler onu seçerdi, şimdi o, kelimeleri dileniyordu hayattan. Kaç yazara müstahak olurdu ki dilencilik?

Sokaktan yükselen gürültülerden biri dikkatini çekti. Alt kattaki yaşlı komşusu, elinde bir sulama kabıyla balkon saksılarını suluyordu. Soğuk havaya rağmen, paltosunun üzerine örttüğü ince bir şalla titreyerek eğiliyor, kurumaya yüz tutmuş sardunyaların köklerine dikkatlice su veriyordu. Her damla, toprağa düşerken Abdullah’ın içindeki paslı sessizliğe de çarpıyor gibiydi. Kadının gözlerindeki sabır, hareketlerindeki özen, yaşamın hâlâ bir yerlerinde zarafeti barındırdığını fısıldıyordu. Kadın biliyordu, en son sardunyalar soluyordu.

Umutlar ve sardunyalar en son solmalıydı…

İnsan, sırf saksıdaki çiçekler ölmesin diye üşüyebilir miydi gerçekten? Zarafet… Galiba hâlâ yaşıyordu, halen dünyalıydı. Sadece gözden kaybolmuştu, belki de o görmemeyi seçmişti. Yorgunluğuna bir mazeret, dünyanın hoyratlığına bir gerekçe yapmıştı. Ama ya sorun dışarda değilse? Ya içinde kırılan bir şeyi, dış dünya ile kavga sebebi gördüyse? Kalemini yeniden eline aldı. Bu sefer yazmaya başlamadı. Önce uzun uzun kâğıda baktı. Sonra titrek ama bilinçli bir çizgi çekti sayfanın ortasına. Belki de kelimeler değil, bakış açısı eksikti.

Belki de bu çizgi sadece kağıda  çekilmiş bir çizgi değil, geçmiş ve geleceği ortadan ayıran kaderin çizgisiydi. Tek bir soru kalmıştı geriye. Ümit çizgiyi geçmiş miydi, geçmemiş miydi?

Belki yazmak için dünyanın güzelleşmesini beklememeliydim, diye düşündü. Belki de yazmak, tam da bu kırıklığın içinden çıkmalıydı. Sessizlikle konuşmayı öğrenmeliydi. Kalemini yeniden eline aldı, ama hâlâ yazmıyordu. Elinin altında duran boş sayfa, ona bakan kör bir göz gibi hissediliyordu. Korkunçtu; çünkü sessizdi. Çünkü dürüsttü. Sonra bir an, zihninin kıyısında unutulmuş bir karanlık kıpırdadı. Eski bir defterin sararmış sayfası gözlerinin önünde canlandı. Yıllar önce, henüz genç bir adamken yazdığı ilk öykünün başlığını hatırladı:

“Ölüm, sessizliğin en dürüst halidir.”

Ölümü nasıl yazdığını hatırladı… Soğuk, uzaktan gelen bir korku gibi değil de, bir tanıdık gibi anlatırdı onu. Yalnızlığa eşlik eden bir fısıltı gibi, geç kalmayan hep vaktinde gelen dostu gibi… O zamanlar, ölüm ona anlam verirdi. Kaybın, yokluğun, suskunluğun içinden kelimeler doğar, kâğıda inince yaşamın anlamı bile daha berrak görünürdü. Ölümdü anlamlı kılan yaşamı… Elini yavaşça kağıda yaklaştırdı. Kalemin ucunu sayfanın sol üst köşesine dokundurdu.

Ölüm… belki hâlâ en gerçek olan oydu. Her şeyin sahteleştiği bir dünyada, belki de sadece o kalmıştı doğruluğundan ödün vermeyen. Yazmayı bırakmasının nedeni zarafetin kaybıysa, yeniden başlamanın nedeni bu saf çıplaklık olabilirdi.

Ve ilk kelimeyi yazdı Abdullah:

“Bir adam, yazmayı bıraktığında, ölüm de gecikir kağıda…”

Bu cümle, kâğıdın yüzeyini çatlatan bir yağmur damlası gibiydi. Ardından bir cümle daha geldi. Sonra bir diğeri… Kırık ama dürüst… Sessiz ama derin… Abdullah yazıyordu artık. Hayatın zarafeti yitmişti belki ama ölüm hâlâ yazılmayı bekliyordu. Ve bu, onun kalemini yeniden hayata döndürmeye yetecek kadar gerçekti. Yazmaya devam etti. O gün, sayfalarca yazmadı. Ama bir cümleyle yeniden doğdu. Ve o cümleyle, zarafeti kaybetmiş bu dünyada bile hâlâ dürüst olan bir şey kaldığını anladı:

”Yazmak… Ve ölümü seyreder gibi dürüstçe bakmak hayata.”

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir