yakın ışıkları
Kötülük her zaman olacaktır. Ancak muhteşem olan şey şu ki ışık karanlığa baskın çıkar her zaman. Karanlığın içine bir mum dikersin ama ışığın içine karanlığı dikemezsin.
Jodi Picoult
Üç gündür sandalyesinde tek kelime etmemişti. Sadece dinliyordu. Konuşmasını bilmiyordu belki de… Çünkü içinde bulunduğu grubun, verdiği kayıplarla baştan aşağı bir mahalle kurulurdu. İlk gün Toprak, grubu bir arkadaşının mı tavsiye ettiğini sormuştu. Bir tek, o gün sesi çıkmıştı:
“-Arkadaşım yok benim. İnternet üzerinden buldum sizi.”
Bir masa etrafında toplanmış beş kişiydiler. Vaveyla diyorlardı kendilerine. İnternette organize olmuşlardı. Grubu Toprak kurmuştu. Toprak bir yetmiş boylarında, saçları dalgalı, yüzünde bahar aydınlığı, içinde kovamadığı binbir şeytanı olan psikoloji son sınıf öğrencisiydi. O kadar çok kendisiyle konuşmuştu ki faydasını görememiş, susmuştu. Suskunluğunun da bir yararını göremeyince tekrar konuşmaya karar vermişti. Gözlerden ırak, içini dökebileceği nadasa bırakılmış bir kalbe ihtiyacı vardı.
Onun içinde, aynı kokuyu duymayanlar lazımdı ona. Kokudan rahatsız olmayanlar… Çünkü acının kokusu öyle ağırdı ki kolay kolay kimse kaldıramazdı. Akbabalar lazımdı adeta ona. Burnu acıdan çıkmayan, acıyla ruhunu doyuran ve ona tutunanlar…
O yüzden sosyal medyadan bir grup kurmaya karar vermişti.
Grubun sayısı her geçen gün artmaya devam etmişti. Hele ki yaşanılan coğrafyada üç kişiden birinin intiharın eşinde olduğu düşünülürse… Aynı sayfada, müsavi bir satırda buluşmak yetmemeye başladı sonra, gerçek bir masa lazımdı gruptaki bazılarına. Buluşma fikrini ortaya attı Toprak. Atlayanlar oldu, korkanlar, kaçanlar… Sonunda gruptan üç kişi Cenk, Yağmur ve Sevim teyze buluşmayı kabul etti. İşte böyle kuruldu Vaveyla:
“- Serhat. Ne dersin, bir yerden başlamak ister misin, dedi Toprak.”
Kısa bir süre sessizlik oldu. Gerçekten de bu çocuk nasıl konuşacağını bilmiyordu. Kelimelerle sanki hiç tanışmamıştı. Sanki kervan geçmez ot bitmez, insanın Tanrıdan önce terk ettiği bir kasabada büyümüştü, o yüzden bildiği tek dili konuşturuyordu; sessizlik. İnsanı içine çeken ama bir o kadar da korkutan bir delik gibiydi.
Derin bir nefes aldı Serhat sonra. Sanki sırtına vursak ağlayacaktı yeni doğmuş bir bebek gibi, yaşamaya yeniden başlayacaktı:
“- Ben Serhat. On sekiz yaşındayım. Hiç sevilmedim. Yalnızım. Sizin kadar. Sizden daha fazla. Bir ailem var. Ama insanın yalnız kalmaması için, bir aileden daha fazlasına ihtiyaç var. Konuştuğum zamanlar oldu. Kimse duymadı. Dinlemediler beni. Cümlelerim anlamını yitirdi sonra. Dedim ya yaşım on sekiz. Özgüvenim ölü doğdu benim. Bir kanser hastası gibi eksildim günlerden. Önce sesim kayboldu. Sonra görünmemeye başladım. Ya zifiri bir karanlık çağına girmiştik ya da herkes aynı anda kör oldu. Oysaki hakikat o kadar açıktı ki… İnsanlar bende sevecek bir şey bulamamışlardı. Kişisel yeteneklerim de olmayınca sulayacakları bir menfaat ağacı da olmamıştı. Yok say tuşuna basmışlardı, yok say ve ben zamanın görünmez yüzü olmuştum. Orospu çocukları!”
Serhat ilk kez duygu belirtisi gösteriyordu. Yıllardır içinde tuttuğu kızgınlığını dizginlemeyi bırakmıştı sonunda. Bu iyiye işaretti. Çünkü bu masa saklambaçtan kaçanların masasıydı. Hiç bulunamayanların, kaybolanların… Buradaki beş kişi bulunmadığı için oyun durmamıştı. Oyun hep devam etmişti. Şimdi Serhat’ın dışındaki dört kişi bulmuşlardı Serhat’ı. Sobe, Serhat!
Sonra devam etti anlatmaya:
“- Kendimi adam gibi hissettiğim tek yer apartman girişiydi. Çünkü girişteki sensörlü lamba ne zaman beni görse kendi dilinde selam veriyordu. Yakın ışıkları! Serhat bu! Adamdan sayıldığım tek yerdi orası. Sırf bu duyguyu yaşamak için işim olmadığı halde kaç defa gir çık yapıyordum apartmana. Anlayacağınız Edison ampulü değil beni bulmuştu. Yakın ışıkları! Serhat bu! …
Serhat durdu. İlk kez başını yerden kaldırdı, etrafında olan insanlara göz gezdirdi. Sevim teyze ağlıyordu, ne de olsa anneydi ama herkes kendi çocuğunun annesi değil miydi?
Dünyada her gün bilmediğimiz binlerce, haberlere ise konu olan en az bir çocuk ölüyordu. Dünyanın üçte birinin anne olduğunu düşünürsek annelerin de hayat kadar acımasız olduğu gerçekti. Aksi takdirde merhamet yangınından göz gözü görmemesi gerekirdi. Herkes bedel ödediğine düşkündü anne olsan da… Bedeli ödenmeyen hiçbir acı, dünyadan alınıp sahiplenilmiyordu. O yüzden çocuklar ölmeye devam ediyor, ateş sadece düştüğü coğrafyada alevi sönmeye namzet bir kibrit çöpü oluyordu ancak.
Yağmur’un başı yerdeydi. Zor tutuyordu kendini. İnsanların yanında ağlamaktan nefret ediyordu. Böyle durumlarda kapan susam kapandı gözleri. O da insan içinde ağlamamaya yeminliydi. Cenk bir kuyuydu. Anlaşılmazdı. Ağlaması ile gülmesi arasında fark var mıydı, grup hala çözememişti. Yüzü adeta duvar gibiydi, siyaha boyanmış bir duvar. Onun da aynası yoktu anlaşılan. Her şeyi içine çekiyordu ama dışına veremiyordu. Toprak ise Serhat’a nasıl yardımcı olunabilir onun derdindeydi. Psikoloji sınıfı son sınıf öğrencisiydi. Diploması olmayan bir psikologtu nihayetinde.
“- İşte, o apartman girişinden sonra beni gören ilk insanlarsınız. Bugün karanlık çağ bitti, ışık çağı başladı benim için. 28 Nisan 2020, Serhat Tekin, ilk insanlar tarafından keşfedildi.
Ben Serhat, on sekiz yaşındayım. Saklambaç bitti. Yaşasın görüngeç!”
Geçen hafta Serhat’ın yerinin deşifre olmasından sonra herkes, toplantıya son gelen olmamak için erken gelmişti. Serhat’ta gözle görülür birkaç değişiklik vardı. Saçlarını yana doğru taramış, gömleği ütülü, ayakkabıları boyalıydı. Sanki bir tanışma yemeğine gelmiş gibiydi. Bir nevi doğruydu. Dört insan tarafından bir hafta önce, Amerikan’ın keşfinden birkaç yüzyıl sonra bulunmuştu. Yağmur’un yüzü yerde, gözleri bulutluydu. Bulutlar, yağmuru göz çukuruna kadar getiriyor, getirilen her yağmur katresi, göz beşiğinde uyutulup geri gönderiliyordu. İçinde binbir besteyi barındıran bir müzik kutusuydu adeta. Ama konuşmayınca kutuydu sadece, adı müzik dahi olsa. Kırk haramiye ihtiyaç yoktu. Bir kuzey yaldızının gelip gözlerine bakıp, üç kere, açıl susam açıl demesi yeterliydi. Sevim teyze, yanından ayırmadığı örgüsü gibi yıllarını da yanında getirmişti. Anlatacak o kadar şey biriktirmişti ki içinde… Ölmeden paylaşmak istiyordu. O da insandı nihayetinde…
Hikâyesini birilerinin bildiğini düşününce, bitkisel hayatta da olsa yaşadığını zannediyordu. Soluğu saatler önce kesilmiş bir kalbe yapılan kalp masajından başka bir şey değildi oysaki. Ölene faydasının olmadığı, geride kalana elimizden geleni yaptık deme imkânının verildiği bir görünmez sözleşme gibiydi.
Cenk yerinde duramıyordu yine. Günde kaç öğün yiyorsa biraz azaltmalıydı. Bu kadar enerjiyi, yirmi birinci yüzyılın tembel günleri kaldıramazdı. Masaya en son oturan Toprak’tı. Öğrenci olsa da bir psikolog edasıyla en son o gelirdi. Grup da ona bu misyonu vermişti aslında. Hayatta olduğu gibi bu masada görünmeyen teklifler ve kabuller vardı. Toprak sözü aldı:
” -Öncelikle geçen haftadan beri nasılız? Özellikle Serhat, nasıl hissediyorsun?”
” -Hani kuruması için balkon ipine asılan bir elbise olur ya… Sonra sahibin seni unutur. Tatile çıkar. Senin için kurur önce, dışın kurur sonra, umudun kurur. Beklersin. Bir gün, bir elin, seni o ipten alacağını bilirsin. Çünkü öyle olur, insanoğlu ipte sallandırdığını bırakmaz orda. Belki en fazla bir gün tutar ibreti âlem olsun diye. Sonra bir gün olur, bir el alır, seni koklar. Ben, geçen hafta ilk kez kokumu birilerine duyurdum. Yaşamaya geçen haftadan başladım. Bu yüzden burada olan herkese bizzat teşekkür etmek isterim. Yaşamama izin verip fişimi çekmediğiniz için…
Grup da herkes, teşekkürü bir baş selamı ile aldı. Toprak’ın ise gözleri Yağmur’da idi. Bugün Yağmurun konuşmasını o kadar çok istiyordu ki… Bulutların yükü taşıyamadığı gün gibi ortadaydı. Söze girişti:
“- Bugün farklı bir şey deneyeceğiz. Çantasından bir renkli çubuk çıkardı. Kurşun kalem gibi olan bu çubuğun üzerinde vaveyla yazıyordu. Yani çığlık! Bu gördüğünüz çubuk, bu grubun cesaret çubuğu. Bugün bunu çevirip her kime gelirse onu dinleyeceğiz. Hadi bakalım. Vaveyla!”
Çubuk masanın orta yerinde döndü, döndü… Durduğunda sivri ucu Yağmuru gösteriyordu. Yağmur’un başı yerde olduğu için ona geldiğini bile fark etmemişti. Toprak, bu sefer hissettirmeden uyarmak istedi.
“- Bugünün şanlısı, Yağmur oldu. Ne zaman hazır hissedersen konuşmaya başlayabilirsin Yağmur. “
Toprak’ın seslenişiyle başını kaldırdı Yağmur. Nerden başlayacaktı? Nasıl anlatacaktı:
“- Kaçıp gitmek istiyordum uzaklara. Şehirden, insanlardan uzağa en önemlisi de kendimden uzağa… Öyle bir uzak ki hiçbir ölçü birimiyle mesafesi tanımlanamasın, uçaklar kalkmasın oraya, haberleşmek mümkün olmasın, postalar gelmesin mesela, kuşlar dahi uçmasın. Öyle bir uzak ki iyilik atıp kötülük kalbimden yaralamasın. Keşke uzaklar yakın olsaydı. O zaman görmeye başlardı gözüm, kulaklarım tilkinin kulakları gibi duyardı az desibelli umut naralarını. Ayaklarım dans ederken, beynim savaşmak zorunda kalmazdı. Zırhımı kuşanıp koştuğum her cepheden mağlup ayrılmazdım. İşte o vakit anlardım insanın dışındaki dünyadan uzaklaştıkça, içindekine yaklaştığını. Şimdi kendime bakıyorum. Aydınlık başladığım günlerde bile akşama kalmadan karanlığa gömülüyorum. Oysa o kadar kalabalığım ki, etrafımda küçük bir halk var adeta. Ama birçoğunu istemiyorum. Benim göğüm başkaymış gibi geliyor. İnsan aynı şehirde kendisiyle yaşayanlardan nasıl farklı bir gökyüzüne sahip olabilir ki? Mümkün mü bu? Ben nasıl olduysa sahip oldum. Milletin hava durumunda güneşler açıyorken; benimkinde çisil çisil yağmur, millet karda kışta tir tir donarken, ben sıcaktan terleyebiliyorum. Söylediklerim deli saçması gelebilir size. Yaftalayabilirsiniz beni de… Ama inanın umurumda değil, insanların fikirlerine o kadar çok değer verdim ki anlatamam.”
”Sonra bana ahlaktan dem vuranların, en ahlaksız insanlar olduğunu gördüm. Bana namustan bahsedenlerin, başkalarının namusuna namlu gibi dikildiğini gördüm. Bana empatisi yok diyenlerin, literatürlerinde başkaları diye bir kavramlarının olmadığını öğrendim. Yalnızca onlar vardı. Bizler en fazla ötekiydik. Belki öte bile değildik. O yüzden keşke uzaklar, birazcık olsun yakın olsaydı. O zaman anlardım, yaşamak nasıl bir duygu. Çekin bakışlarınızı hayatımızın üzerinden, uzak durun bizden demek zorunda kalmazdım…“
Coğrafi keşifleri bitmişti dünyanın, sıra insani keşiflerdeydi. Belki içimizde bir Kızılderili saklıydı, belki de varlığını bir tek Tanrının bildiği bir coğrafyada, bir çöl aslanı yatıyordu. Yalnızdık belki, kimsecikler yoktu, belki çok kalabalıktık, Tanrı herkesi ve her şeyi kapsıyordu. Bilemiyorduk. Çünkü en zoruydu insani keşifler… Bir insanın kendini keşfetmesi için mikroskop gerekiyordu. Çocukluğumuzun masallarındaki “ayna ayna, söyle bana” dedikten sonra gerçeği yüzüne haykıran bir ayine ya da… Belki ayna her gün, her bakıldığında haykırıyordu bakana. Belki bizim bu kulaklar, aynaya göre değildi. Gördüğümüz korkutuyordu bizi, biz korkuyorduk kendimizden. Ya sevemezsek aynadaki yüzü? Karanlıksa içimiz? Cevabını bilmediğimiz sırlar saklıyorduk yüzümüzde. İnsanın kendinden bile sakladığı sırları vardı içinde. Kendimizden de gizlemiştik. Çünkü bizim bildiğimiz saklı kalmazdı. Biz ki 21.yüzyılın ayinleri… Ne varsa paylaşmak istiyorduk insanla. Sanki, ne kadar çok paylaşırsak, o kadar yükselecektik insanlık kulesinde. İnsanların gözlerine, duygularına ve zaaflarına basa basa yükseliyorduk göğe. Altta kalanın canı çıksındı. Altta kaldık, hasedimiz çıktı.
Dünya bir tahterevalliydi, birileri yükselirken birileri hep aşağıda kalmalıydı. Kimse aynı anda yükselemez, böyle bir imkân olsa da; kimse buna tenezzül etmezdi. Çünkü birileri hep daha fazla layıktı gökyüzüne, birilerinin hakkı yeryüzüydü, yüzü dediysek bir kuyu içiydi, kuyunun da en dibi…
Grup, her geçen gün bir hastaneye dönüşüyordu. Beyaz önlükleri olmayan doktorlar, hemşireler ve hasta bakıcılar vardı masada. Fiziksel bir yaralanma, bir kanama yoktu masadakilerde.
Yalnızlığı akıtıyordu birinin, öbürünün ruhu kanıyordu, kaçmaktan nefesi kesilmişti bir diğerinin… Bu masa bir nefesti, bu masa ruh tamiri ustasıydı, bu masa kimin neye ihtiyacı varsa oydu. Masa da masaydı ha…
Serhat eskisi gibi suskun değildi artık. Aksine o kadar çok şey birikmişti ki içinde, akıp yol olsun istiyordu. Yol bulsun, çiçeklensin istiyordu dinleyenlerin kalbinde. Söze atıldı:
“- Ben, küçükken görebildiğim en uzak yerlerde yaşayan mutlu insanlar olduğuna inanırdım. Bir keresinde elimle, uzaktaki şairin şehrin mezar taşları olarak tanımladığı uzun binaları göstererek, keşke orda yaşasaydım demiştim babaanneme. O da “belki oradakilerde burası için aynısını diyorlardır.” dedi. Hiçbir şey demeden doğru olabileceğini düşünmüştüm. Çünkü bilinmez, her zaman daha cazip ve ilgi çekici gelirdi insana. Bence en uzak yer kendimizi kaybettiğimiz yerdi, dönülmesi tekrardan imkânsız olan. Çünkü o kadar uzaklaşmıştık ki o noktadan, ne orası aynı kalmıştı ne de biz… Ben ki cesareti bir iğneyle kalbine tutturulmuş, ha düştü ha düşecek diye diye dikişleri tutturamamıştım…“
Yağmur başını yerden kaldırabilmiş ve acı acı tebessüm etmişti. Hak vermiş gibiydi. Aklı hala gidemediği uzaklardaydı. Biraz daha umut doluydu. Hissediyordu, bir gün uzaklar yakın olacaktı.
Toprak, birkaç avutucu söz söylemeye çalışmışsa da tekrar çubuğu çevirdi. Çubuk fazla dönmeden yavaşça Sevim teyze de durdu. Sevim teyze çubuğun kendisini gösterdiğini fark etmiş, heyecanlanmıştı. Yıllardır beklediği sıra sonunda kendisine gelmişti.
Yenmiş tırnaklarını belli etmemek için ellerini birbirinin avucunda kenetliyordu. Onca yaşadıklarından sonra neleri anlatabileceğini, hangi anıya takatinin yeteceğini bilmiyordu ve “ben” diye atıldı:
“-Her şeyi kaybettiğimi sandığım zamanlarda, hiçbir şeyin aslında bana ait olmadığını bilmeliydim. Genç bir kız iken asıl hedefi mutluluk olmuyor insanın. Âşık olmak istiyorsun, zengin olup ihtişamlı evlerde yaşamak istiyorsun. Bunlar olursa mutluluk da eşantiyon olarak geliyor diye düşünüyorsun. Birçoğumuzun isteği buydu. Ama ben biraz farklıydım, diğerleri gibi olamıyordum, haylazdım, tozu toprağı severdim, dağların tepelerine çıkıp, köyümüzdeki hanımcılık öğrenen diğer kızlara bakardım. Rüzgâr benim tersime esiyorsa, benim günümdü. Savururdum saçlarımı, çıplak ayaklarımı kayalıklardan sarkıtır ve boşluğa bakmaya başlardım. Oranın ne kadar yüksek olduğunu bir ben bir Allah bilirdi, hiçbir delikanlı yeterince sarhoş değilse oraya çıkmaya cesaret edemezdi. Doğrusu biraz üstünlük hissettirirdi bu durum, hepimizde biraz ukalalık yok muydu?
Ben, yapbozun hiçbir köşesine olmayan parçasıydım kasabanın. Ben, bu kasabaya ait değildim. Kaybolsam hiçbir şey fark etmezlerdi. Ara ara kaybolduğum oldu, kasaba yokluğumu bile anlamadı, kaybolan bendim, eksilen de bendim, kasaba hep tam takımdı. Bir gün ailemi o kayalıklarda, yanarken gördüm. Doyumsuz muhtar, bir avuç samanlık için yakmıştı vatanımı. Yani yarı akıllı babam ile canım anamı. Ateşin dört bir yandan çıkardığı kara dumanları uzaktan yutmuştum sanki. Nefes almak, yalnız temiz havayla ilgili değildi. O gün nefesimi kesmişlerdi. Kor bir kere insanın içine düştü mü yakabileceği her şeyi yakana kadar yanıyordu. Bağıra bağıra koştum yangına. Yardım istedim, sönsün istedim, yanık da olsa bir memleket istedim. Yetişemedim, yandı vatanım. Çok geçmeden bahçeye gömdüm anamı da babamı da… Sandığımla ayrıldım oradan, kasabanın ruhu duymadı. Sandıkta yazılarım, hatıralarım, iyi geçen günlerimden arta kalanlar diye topladığım birkaç kurumuş kozalak, babamın askerlik madalyonu ve annemin bana ilk işlemeyi öğrettiği sökük mendil vardı. Hayatım bir kara sandığın içine ne kolay sığmıştı. Her şey bir anda yabancılaştı.
İnsan vatansız kalınca, hiçbir yere ait olamıyor.
Ev benim değildi, yol benim çizdiğim yol değildi. Anlamıştım, bir daha asla o kayalıklara çıkamayacağımı. O kayalıklar bile benden geçmişti.
Gitmeden gömmüştüm hayatımı yazdığım günlüğümü, rüzgârın tersten esip saçlarımı taradığı, çocukluğumun mutlu sabahlarını yaşadığım o yere. Orda kalsın dedim kendi kendime, orda kalsın, yel essin yağmur yağsın, toprak taşsın ve benim gerçeğim yüz üstüne çıksın. Bazen yarım kalan bir köy çöreğinde vatanım aklıma gelir, oturur içime. Şimdi olsa o çöreği bir lokmada yerdim, o gömülü olan her şeyimi alırdım. Ben oralardan gitmiştim, yine gerçek anlamda kayıplara karışmıştım, kasaba sadece uyumuştu.”
Sevim teyze öylesine ağlıyordu ki daha fazla devam edemeyeceğini bütün grup hissetmişti. Tırnaklarını sökmek istiyormuşçasına oynuyordu onlarla. Belki sökülürse uyanırdı kasaba. Belki uyanırsa kasaba, vatansız kalmazdı… Oda da hiç olmadığı kadar derin bir sessizlik oldu. Boşluk herkesi yutmuştu. Sevim teyzenin bahsettiği boşluktu bu belki de.
Bir sandık açılmıştı, sandıktan bir köy çöreği, sökük bir mendil, birkaç kozalak bir de gurbet türküsü çıkmıştı.
“-Ah kulaksız dünya! Bin feryat işitip, birine dahi ses vermeyen dünya. Sana da yazıklar olsun!“
Tek nefeste anlatmak istiyordu Cenk. Uzun zaman sonra karanlıktan gün yüzüne çıkıyordu. Kolay değildi yıllardır saklandığı mağaradan çıkıp yola koyulmak…
“- Bu masada birbirinden farklı hikâyeler dinledim, acı hatıralar… Sizi dinleyene dek bütün kötülükler benim başıma geldi zannediyordum. Serhat, Yağmur, Sevim teyze…
Anladım ki kötülüğün es geçtiği kimse yok. Mesele kötülük değilmiş… Mesele kötülüğe karşı, senin hangi tarafta yer aldığınmış. Kurulmakmış nefretin karşısına sevgiyle, namertliğin karşısında iki büklüm olmamakmış!
Size, şimdi bir yetimle bir annenin hikâyesini anlatacağım. Benden çok anamın hikâyesi bu. İstemeyerek evlenmiş anam. Verdikleri adamı, yani babamı hiç sevmemiş. O zamanlar körpe bir kızken, sevdalı olduğu bir çocuk da varmış oysaki. Ama babasının yani dedemin sözü bir bıçak gibi ikiye ayırmış sevdayı. Biri bir yanda kalmış, diğerini babam denilen adama kurban etmişler. Ah anamın babası! Ah geleneğiniz göreneğiniz! Yere batıca töreniz! Baba ne derse o! Garip anam da ses çıkaramamış. Kaderine razı gelmiş, evlenmiş babamla. Hangi gelenek insanı babasına düşman eder! Dedemi hiç affetmedi annem. Ne yaşarken ne de mezarında… Herkes babasının günahını öder derler ya… Doğru. Babama da Türkçe’yi öğretmemiş babası. Şiddeti öğretmiş; sevmeyi öğretmemiş, bağırmayı öğretmiş. Babamın tek konuşabildiği dildi dayak. Öyle bir dil ki yerlisi olmuştu, bizi de geçirmişti yerleşik hayata. Arsızı olmuştuk artık. Dayak arsızları! Beni dövmesi zoruma gitmiyordu ama anama her vurduğunda tırnaklarımı canlı canlı söküyorlardı. Karşı çıktım, direndim, saldırdım. Fazladan bir tokatın, bir tekme yemenin ne önemi vardı? Anam için her şeye değerdi. Ama ben küçüktüm, o güçlüydü. Ne zaman annemi kurtarmaya çalışsam, günlerce evin güneş almayan odasında kilitli tuttu beni. Bir gölgeden ibarettim orda. Yüzüm neredeydi, bilmiyorum. Annem için dayandım hep. Onu kaderiyle baş başa bırakamazdım. Sonra yine bir gün, babam kendi dilini anama konuştururken, anam artık nasıl tak demişse canına, masadaki bıçağı aldı, sapladı kocası olacak adama.
Bu bıçak yıllar önce dedemin, sevdası ile anamın dünyalarını ortadan ayıran, bıçağın ta kendisiydi. O gün, bıçak konuşmuş, annem gelin olmuştu. Bugün o bıçak yine konuşmuş, annem katil olmuştu.
Bilir misiniz? Çok isterdim ölüsüne ağlamak babamın. Bense geberdi gitti adi herif diye sevinmiştim. Giderayak bile kötülüğünü göstermişti.
Gelin ettiği kadın, evinde çiçek açacakken, o ne yaptı, hiç güneşe çıkmamış bir çiçeği soldurdu.
Gurur duyuyorum annemle. Annem hayatında kaderine çok razı oldu. İstemediği bir adamla evlendirdiler sustu, dayak yedi sustu, gün görmedi sustu… Yine kadersiz olacaktı belki. Gazete kupürlerinde bir isim olacaktı. Bir yürüyüşte dövizde yazılacaktı adı. Emine Sema! Burada denilecekti. Burada! Nefesi mezarda yatarken, ismi elden ele taşınacaktı. Ben isterim ki bir annenin ismini, sadece çocukları bilsin.
Grup buz kesmişti. Toprak, Yağmur, Sevim teyze, Serhat. Herkesin gözü yerde, kulakları Cenk’teydi. Nasıl dayanmıştı bunca acıya? Nasıl konuşmadan durabilmişti bunca sene? Belliydi, ilk kez itiraf ediyordu bunları. Emine Sema! Burada! Bu masada! Bulut olup gözyaşı olarak indi toprağa. Rahmet olsun!
Grup, özel bir gündemle acil olarak toplanmıştı. Masaya bir sandalye daha gerekti. Dün gece, Sakal adında biri Toprak’a yazmış, gruba dâhil olmak istemişti. Grup da bu talebi memnuniyetle karşılamış, haftalık toplanma günlerinin aksine, cumartesi akşamına randevu vermişlerdi. Herkes merak içindeydi? Kimdi bu Sakal? Sakal, gerçek ismi miydi? Herkesin kafasının içinde Sakal’ın hikâyesi uzayıp gidiyordu.
Saatler on sekiz olmadan hazırdı herkes. Cenk, Yağmur, Serhat ve Sevim Teyze. Bir tek Toprak yoktu. Kapıda, bir yetmiş boylarında, hafif kilolu, alnı açık, gözleri dünden, bugünden ve yarından yorgun bir adamla gözüktü Toprak. Sakal olmalıydı. İkisi de kendileri için ayrılmış olan yere oturdu yavaşça:
“- Arkadaşlar malumunuzdur. Aramıza yeni bir arkadaşımız katıldı. Bu sebeple hiç olmadığımız bir vakitte toplandık. Hepinize, davete icabet ettiğiniz için teşekkür ederim. Sakal, istersen sen tanıt kendini arkadaşlara.”
“- Ben Sakal. Yirmi dokuz yaşındayım. Borsacıyım. En sevdiğim renk kırmızı. Yeşilden hazzetmem. Kazancım yerinde. Arkadaşım yoktur. Arkadaş canlısı olduğum da söylenemez. Sayıları severim. Hareketli olan sayıları. Küçülen sayıları…”
Grup hayretle Sakal’ı dinliyordu. İsmi gibi hikâyesi de tuhaftı. Borsacı olduğunu söylemişti. Ama aynı zamanda kırmızıyı sevdiğini de ifade etmişti. Temel borsa bilgisiyle bile borsada yeşilin hayat, kırmızının ölüm olduğunu herkes bilirdi. Cenk, bu tuhaflığı çözmek istiyordu:
“- Sakal, ben Cenk. Öncelikle hoş geldin, derman getirdin. Anlamadığım bir şey var. Borsacısın, kazancın yerinde ve kırmızıyı sevdiğini söyledin. Yanlışsam lütfen düzelt, borsada kırmızı, işler yolunda gitmiyor demek değil mi?”
“- Doğru Söylüyorsun Cenk. Açıklayayım. Ben, doğduğum günden beri işlerin yolunda gittiğini hiç görmedim. İşlerin yolunda gitmesi nedir, bilmem de… Benim babam polismiş. Ben doğduğum gün, babam rüşvetten tutuklanmış, sonrasında meslekten de atıldı zaten. Sakal parasını kovalıyormuş. Bir sakal parasına kendini de bizi de yakmış anlayacağınız.
Doğdum. O gün, pişman olup ağladım. Geri dönmek istedim. Ama hayat, iade kabul etmiyor. Geri dönebilmen için ölmen gerekiyor.
Küçük bir sahil kasabasında büyüdüm ben. Küçük bir sahil kasabında büyüdüyseniz, herkes herkesi tanıyorsa, babanız rüşvetten mahpussa ve yaşınız daha çok küçükse babanızın yerine siz yatarsınız o suçun cezasını. Okula başladım, yaşım altı. Önce okul arkadaşlarım vurdu yüzüme kimin oğlu olduğumu. Sonra komşular… Hiç unutturmadılar sağ olsun. Mahallede, sokak ortalarında, sanki babamın sakal parası niyetine aldığı paraları ben eziyormuşum gibi bakıyorlardı suratıma. Zaman ilerledikçe her seferinde, her muhabbette hatırlattılar babamı, götürdüğü mangırları da… Bir sakal da bize ateşle diye diye adımı sakala çıkardılar. Çok başarılı bir öğrenci idim. Ne zaman ki bir ödül alacak olsam, sakalımdan tuttular çektiler beni aşağıya, protokolde kaldı dünya. Hiçbir çocuk babasının günahlarını ödememeli. Büyüyünce değişir zannetmiştim kaderi. Oysa kaderin yerinde sayan bir insandan farkı yoktu. Babamın davası da sonuçlanmış, ceza almıştı. Daha yatacak çok günü vardı. Erkektim, dayanıyordum bir şekilde. Ama annem yapamadı. Dayanamadı. Belki diğer kadınlar gibi yaşamak istedi o da. Rüşvet yiyenin karısı sıfatını taşımak, rüşvetten daha ağır bir suçtu toplumda.
Bu toplum nasıldı, biliyor musunuz? Ateş olmayan yerden duman da çıkartırdı yangın da. Bu toplumda günahın bedeli Allah’a değil, kendilerine verilirdi. Yeryüzünün putları kırılası tanrılarıydı onlar.
Annem unutmak istedi belki de. Babamı unuttu önce. Sonra beni unuttu. Sonra kendini unuttu. Sonra kasabayı unuttu. Bir bahar sabahı herkes uykudayken, internetten tanıştığı bir adamla kaçıp gitti şehirden. Baba içeride, anne kaçmış gitmiş, yaşım on iki. Derme çatma dededen kalma bir ev vardı Allahtan. İş lazımdı. Para lazımdı. Ne iş varsa yapmaya başladım. Sakaldan sonra ikinci adım olmuştu Çırak. Elinden her iş gelir dedikleri adam olmuştum, hayatın yüzünden. Para için. Ayakta kalmak için. Deli gibi çalışıyordum… Kader, bir sakal parasına, ömrümü çırak verdi hayata. Hayatın çırağı olmuştum. Etim, ruhum, kemiğim her şeyim onundu… Her şeyden anlayınca, insanlar sevmeye başladı beni. Bazen lakabım Sakal bile unutuluyordu. Bazen ben bile unutuyordum kendimi. Çırak diyorlardı, bizim oğlanı tıraş eder misin, Çırak musluk değişecek, ev boyanacak… İnsanların beni hatırlamaları için bana ihtiyaçları olması gerekiyordu. O yüzden akşam başımı yastığa koyduğumda Allaha yalvar yakar dua ediyordum. Ne olur Allah’ım diyordum, yarın insanların işleri ters gitsin. Böyle dua mı olur diyorsunuz içinizden. Oysa akran olan çocuklar bisikletleri, pamuk şekerleri, güzel kızları hayal ediyordu. Bense Allah’ın her günü dünyanın tersine dönmesini, bütün işlerin boka sarmasını istiyordum. İhtiyaçtan da olsa insanların yüzüme gülmeleri, benimle ilgileniyormuş gibi yapmaları hoşuma gidiyordu. Bu bile yeterdi. Sonuçta beni babam sevmemiş, yetmemiş anam sevmemiş, bırakıp gitmiş, onlar mı sevecekti? Yalandan yüzüme gülmeleri bile yeterdi. Aza kanaat etmeyen, hiç sevgi bulamazdı. Allah’ım diyordum Allah’ım yarın bugünden daha kötü olsun. Herhalde en mutlu olacağım gündür kıyametin kopacağı gün. Çünkü o gün kimse kimseye yardım edemeyecekti. Herkesin, kendisinin kahramanı olması gerekecekti. İşte o gün, her şeyden anlayan çıraklar keyifle alt üst olmasını izleyecekti dünyanın. Ve o gün duam değişecek:
“-Allah’ım şahit tut onları. Ben çırağım!” diyecektim.
İşte bu yüzden kırmızıyı çok sevdim. Çünkü bilirim ki kırmızı da kıyametidir borsanın. İşler boka sarmıştır. Sayılar küçüldükçe, korkular artmıştır. Hiç susmadan peşi sıra çalar telefonum sonra. O telefon çaldığında, hattın diğer ucunda kimin olduğunu bilirim. Çocukluğum arar beni, ben çocukluğumla konuşurum. Yalandan da olsa sevinirim, sevilirim. Ve kulağına üflerim kıyameti:
“- Sakal, korkma benim, Çırak!”
Geçmiş, zamandan müstakil kaybolmayan tek gölgedir. Bırakmaz insanı… Zemheri bir gecede, fersude bir sabahta, güngörmüş bir baharda… Nerede ve ne vakit olursan.
Gölgen içinde kalanlar kadar uzundur. Yaşadıkların kadar kısadır geçmiş.
İnleyen bir gölge görünce şaşırma bu yüzden. Gölgesi yüzünden intikam alan bir adamı ya da… Gölgesinden korkan, köşe bucak ondan kaçan bir kadını görünce sakla onu ve dinle. Çünkü geçmiş yakaladı mı bırakmaz, alaşağı eder insanı. İnsanı gölgesini kurutması için çıkardılar güneşe. Oysa bugünü yaşatsalar yeterdi… İnsanoğlu bilmedi, bilemedi bu hakikati…”
Bir kitaptan bu pasajı okudu Toprak nefes aldırmak için gruba. Sakal ya da Çırak öyle bir giriş yapmıştı ki efsunlanmıştı herkes, kulak kesilmişti. Hem de Sakalın soluk alması için bir araydı bu. Sakal konuştukça adımları yavaşlıyordu. İçini attıkça dışarı, dışarda olanı içine alıyordu.
İnsanın içine göç edebilmesi için önce içinden göç etmesi gerekiyordu.
Derin bir nefes aldıktan sonra devam etti anlatmaya:
“-Ne diyordum, ha, ekranda kırmızılar yanınca bayramımdır benim. Çünkü insanlar durup dururken sevmez insanı. Mesela İsviçre çakısı neden çok sevilir? Çok işe yarar da ondan. Neden sevilmesin? Benimki de o hesap…”
Toprak, ilk kez kendini danışanını dinleyen bir psikolog gibi hissetmişti. Sakalın hikâyesi gibi milyonlarca hikâye vardı dışarıda belki de… Sakal, sırf insan olduğu için sevileceğini bilmiyordu. Acaba öyle miydi? İnsanları, insan olduğu için sevmeyi bırakmış mıydık yoksa gerçekten bir insanın sevgisi, o insandan sağladığı yararla doğru orantılı mıydı? Çok zordu, varlığını hatırlamak için başkalarının seni hatırlamasına ihtiyaç duymak. Sanki yıllardır tek kişilik hücrede kalmıştı. Unutmuştu. Dünyaya geldiğini, dünyadan gittiğini. O kadar gölgede kalmıştı ki gölge yerini almıştı. Sakal duran bir geçmişti, ölü doğmuş bir gelecekti adeta. Kimse yürüyüşe de çıkarmamıştı onu. Belki bir adım atabilseydi yetişirdi bugüne. Belki hatırlayabilseydi ayaklarını, yılanın başını daha küçükken ezerdi. Başı ezilmemiş bir yılan tarafından yıllarca sokulmuş, zehre maruz kalmıştı. Geçmişin zehri öyle bir zehirdi ki sadece dünü değil, bugünü ve yarını da zehirlemişti. Ölmemesi bile mucizeydi. Mucizeye bakar mısın? İnsanın ölmediği, hayatta kaldığı için mucize olan bir dünya burası. Nenem şiş ile bana örgü yapmayı öğretirken derdi torunum iki ters bir düz gideceksin diye. Her nedense bunu duyduğumda dünyanın hali gelmişti aklıma. İki ters bir düz… Sakalın hikâyesi hiç düzlüğe çıkmamıştı. Üç ters, beş ters, bin ters… Dünya örgüsü, o yüzden bir iplik yol kat edememiş, aynı yerde kalmıştı.
Dünya, elini dahi kaldırmadan tokat manyağı yapmıştı onu. Sevgisiz bırakarak en büyük şiddeti ona göstermişti.
Dilerim ki bu masa onun iftar masası olur. Bu masada bozulur sevgisizlik orucu…
Devam etti Sakal anlatmaya:
“-Mesela borsa. Hafta içi sabahtan akşama kadar ekranın karşısında otururum. Binlerce sayı göç varmış gibi yer değiştirir. Bir göçtür bir nevi aslında. Umudun göçü, ümitsizliğin göçü. Turnayı gözünden vurmak için turnanın göçü. Sayı her büyüdüğünde umudu artar insanın, biraz daha yaklaşır göğe. Bir dağ tırmanışına benzer bu durum. Bu yüzden yeşil yanıp yanıp durur. Sen bahar geldi sanırsın. Ama ne zaman ki sayılar küçülmeye başlar hem de ardı sıra; anlarsın ki dağdan tepe taklak yuvarlanıyorsundur. Ta ki cehennemin dibini bulana dek. Tutabileceğin, tutunabileceğin bir dal, bir taş parçası bulabilirsen amenna. Yanıp sönen kırmızının anlamı bellidir çünkü. Mutlak durman gerekir; yol açık ve müsaitse gidilir demektir. Ama işte borsa, insanların hayallerini satıp karşılığında korkular satın aldığı yerdir. Görünür de öyle değildir. Sen her şeyini yatırırsın. Hayal satın aldığını zannedersin. Turnayı göçe zorladığını, biraz uzaklaştığında tam gözünden vuracağını düşünürsün. Ama bir şairin bir dizesine rastlarsın sonra: “Turnalar oyacak gözünü.” Ne kadar çok para yatırırsan, o kadar geniş bir korku evine alırlar seni. Üç artı bir korkulu… Ve korkun ne kadar büyürse o kadar hata yaparsın. Gerçek zannedersin korku evinde karşına çıkan köpek balıklarını. Yutulmaktan korkup kaçarsın. Bir kaçış hikâyesine dönüşür bu. Senin korkun, bir başkasının korkusuna zincirlenir. Bir domino etkisi yaratır. Teker teker avlanır, hep beraber boylarsın borsanın dibini. Ben ne mi yaparım? Kahvemden bir yudum alır, seyrederim sadece ta ki telefonum çalana dek. İnsanoğlu işte. Parasıyla satın aldığı korkulardan kurtulmak için harcar yine parayı. Sözde paraya para demeyecekti. Sözde kırka giden yolda bir verecekti? Kırk verdi, bir aldı. Ne zaman ki telefonu açsam bilirim o yüzden. Gölgem arıyordur beni. Her gölge arar sahibini. Kaldırıp ahizeyi, üflerim nenemden aldığım tüyoyu:
“İki ters bir düz, iki ters bir düz…”
Bir yas masasının etrafındayız. Kimseden çıt çıkmıyor. Bu masa böyle zamanlarda ne konuşulur öğrenemedi de öğretemedi de…. Bir insanı kaybedince sanki en anlamsız anlatım bozukluğu oluşuyor dünyada. Bir insanın gidişi, koca bir sessizliği beraberinde getiriyor. Bir dünya ölüyor, bir dünya domine etkisi yaratıp başka dünyaları da yıkıyor. Bir varoluşun bir de bozuluşu olur, derdi ninem. Bugün buna ekleme yapmak gerekiyor. Bir varoluşun bozuluşu olduğu gibi bir de yok oluşu olur. Bu yok oluş, kimi zaman oldu bittiğe getirilir hayatta kimi zaman da vakit alır. Seni tanıyan insanların hafızası kadar yaşamaya devam edersin bir müddet. Sonra hiç var olmamış gibi, sen hiç doğmamışsın gibi devam eder hayat. Bu yüzden dünyanın hızına yetişmek gerekiyor çünkü dünyaya yetişemeyen geride kalıyor. Yaşamak bir yarıştır, bir atletizm koşu parkuru belki. Bu yüzden yürümeyi öğrenir insan ilkin. Sonra hızlı koşmayı… Koşmak zorundasın. Yakalamak zorundasın. Dünyayla dönmek zorundasın çünkü.
Sevim Teyze yoruldu, bıraktı koşuyu. Geride kaldı, zamanla gözden kayboldu dünya. Bir hafta önce, yoğun bakıma girdiğini öğrenmiştik.. Özellikle yaşlılara musallat olan virüs onu da es geçmemiş, sermişti yere. Aslında o, yıkılalı çok olmuştu. Vatansız kaldığı, annesinin ve babasının cayır cayır yandığı o yangında, onlarla beraber kül olmuştu. Şimdi virüs bir rüzgar getirmiş, o küller bu gelen rüzgarla savrulmuştu sadece. Serhat, Yağmur, Cenk, Sakal hepsinin gözü yerdeydi.
İnsanoğlunun garip bir huyu vardı. Öleni hep yerde arardı. Ya hatıraların boyu uzun değildi ya da anıların hep bir yer çekimi vardı.
Sevim teyzenin yaşadıkları, paylaştıkları ve örgüsü akıllarındaydı. Dişlerini sıkarak severdi insanı… Öleni yaşatma şekliydi hatıralara dalıp gitmek. Bu sessizliği yine Toprak’ın dağıtması gerekirdi. Psikolog olan o idi nihayetinde.
”- Kıymetli arkadaşlar, bugün bu masada susmak serbest. Tüm seans boyunca nefes alış verişi dışında bir paylaşıma da gerek yok ama Sevim teyze bizi görseydi, anlatmamızı isterdi, konuşmamızı… Biliriz ki ölümün karşısında her kelime kaybediyor. Ölümün karşısında kimse dik duramıyor. Bugün kalanları, gidenleri, ölenleri, ölmemişleri konuşabiliriz. Bugün sıra yok. Kim konuşmak isterse, istediği yerden başlayabilir. ”
Toprak’ın bu girişi ile beraber grup kendine geldi. Kimin ne düşündüğü bilinmez ama Sevim teyzeden boşalan koltuğa ölümün oturduğu gerçekti. Ölüm bu kadar yakınken masa ölümden halen çok uzaktı. Serhat yavaşça doğruldu oturduğu yerden:
”-Ölenin arkasından ne söylenir bilmem ama Sevim teyze bu masanın hakkını verdi. Bu masada ilmek ilmek ördü acılarını. Bizim acıları da ekledi örgüsüne. Giymek nasip olmadı. Bu masada ölüme en yakın insan bendim galiba. Diyeceksiniz ki yaşın kaç daha? Hayatın bana öğrettiği en acı gerçek, ölmek için musalladan kaldırılan bir tabuta ihtiyacın olmadığıydı. Ben çoktan ölmüştüm dünyanın geri kalanı için. Hiç var olmamıştım ki… Olsaydım önemsenirdim. Değer görürdüm. Bazı insanlar üç noktanın son iki noktası gibi… Bir hikaye gelecekmiş gibi geliyor devamında. Sanki taşın altından başka bir şey çıkacak gibi… Ama hiç çıktığı görülmemiş. Hadi dünyanın haberi yok bizden, bizim gibi insanlardan… Asıl acı olan ne biliyor musunuz? Bizim haberimiz yok ki kendimizden.”
”Binlerce insan kendini bulmadan göçüp gidiyor. Kendini bulmadan göçen insanlarda, toprağa kim giriyor ?”
Serhat’ın sorusu ile ölüm ilk kez bu kadar yakınlaştı masaya. Kendini bulmadan ölen insanlarda toprağa kim giriyor? Yağmur başını yerden kaldırdı, ağlamıştı. Kimseler duymamıştı ağladığını:
”- Böyle zamanlarda sözüm içime kaçar benim. Ölüm heves gibi galiba… Kursağında kalıyor insanın, yutkunamıyorsun. Bu masada yüzlerce derde açık kalp ameliyatı yaptık. Kiminin altından kalktık, kimi masada kaldı. Ama yaşanan onca sıkıntıya rağmen ölmeyi isteyenimiz çıkmadı burada. Kimse ölmek istemez teoride. Öğrendiğim bir şey varsa dünyada, hayat her şeye rağmen güzeldir. Hayat her şeye rağmen güzeldir… Şimdi Serhat’ın bu sorusundan sonra şöyle bir yokluyorum geçmişimi, Yağmur bunca sene ne yaptın diye sorsam kendime, ölümüm gibi koca bir boşluk kalıyor elimde. Bu bana korkunç geliyor. Belki de vakit bulamadım.
Belki de bulmak istemedim kendimi. Bu yüzden gömdüm kendimi karanlığa. Ben karanlıkta kaldım diye saklambaçın durmaması da canımı sıktı. Ortaya çıkmak istemedim o yüzden belki. Ama insan hep dışına bakarsa, nasıl görür ki içini?
Yaşamak sadece eğlenmek midir, yaşamak sadece evlenmek midir, yaşamak çocuk yapmak mıdır? Değildir, yaşamak daha fazlasıdır. Mahalle baskısını atlatıp kendini aramaktır. Bir insanın bu dünyada atacağı en önemli gol, kendi kalesinedir herhalde. Ne alaka diyeceksiniz? Çünkü yenilen bir gol, geri çekilmektir. Neden ve nasıl diye sormaktır. İnsan nerden gol yiyeceğini bilmiyorsa, yemeyeceği yerlerden bile gol yer. O yüzden sormamız lazım: Ölüm gelmeden önce kendi kalesine kaç kişi atabilir ki golü?”
Sahi, kendini bulmadan ölen insanlarda, mezarda kim kimin için yatıyor?




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!