beni hatırla
Ölümle tanıştıktan sonra anladım,
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın.
A.Erdem Bayazıt
Tahammülüm yoktu belki de… Görmek istemiyordum. Hayat kaldığı yerden nasıl devam ediyordu? İkiden bir çıkınca dahi bir kalıyordu. İnsanın çıktığı bir denklemden, nasıl bir şey eksilmez, her şey, nasıl yerli yerinde kalıyordu? Kızgındım, öfkeliydim… Onun yokluğu, dünyayı kocaman bir kuyu haline dönüştürmüştü oysaki bende. Yıllar geçti, benim düşüşüm hâlâ bitmemişti, öyle bir kuyuydu düşününce… Oysa onlara bakıyordum. Kan bağıyla bağlı olanlara, sevdiklerini iddia edenlere, sendelemediler bile… Bir ürperti geldi içlerine sadece, birkaç saniye durdular belki, biraz da korktular. Sonra devam ettiler. Bir insan ölünce, herkese aynı oranda ateş düşmüyor… Kimini yakıp kül ediyor, kimininse eli sobaya değmiş gibi tepki verip hemen suyun altına tutup sönüyor ateşi… İnsan olan acısına bile sahip çıkmıyor. O zaman anladım, mezarlıkların neden var olduğunu…
Mezarlıklar ölenler için değildi, yaşayanlar içindi aslında. İnsanın belki de en büyük günahı unutkanlığıydı. Mezar taşlarında ölenlerin adı, doğum ve ölüm tarihi yazılı değildi aslında. Her bir mezar taşı bağırıyordu insana: Ölümü hatırla!
İnsanın unutamadığı sahneler vardır hayatta. Bu cümle kurulduğunda, akla ilk gelen, en sevdiğimiz filmlerin en acıklı sahneleridir… Benim de böyle bir sahnem vardı hayatla. Ne zaman bu sahneyi düşünsem; bir çocuk oturur içime, bir çocuk bu sahneden sonra büyür, bir çocuğun yaşı bu sahneyle büyütülür… Doksan dokuz gölcük depremini birçoğumuz hatırlar. Ben de olanları hatırlamasam da yaşadığım korkuyu iliklerime kadar hissederim. Ama gariptir ki; zelzele ne kadar sallasa da evimizi, yıkamamıştı. Yıkılmamıştı, direnmişti kolonlar… Biz yıkılmamıştık. Korksak da devam etmiştik yaşamaya. İşte depremin yapamadığını, bir insanın yaptığını gördüm ben o sahnede. Ne kolon kalmıştı geriye, ne de biz… Doksan dokuz depremine dayanan ev, ondan üç sene sonra bir insanın nefesi ile yıkılmıştı. Bir insan son kez Hu demişti, paramparça olmuş, dağılmıştık… Yıllardır ne zaman eylül ayı gelse, ben o sahneyi yaşar, yıkılırım…
İnsanın yıkılması için yer çekimine ihtiyacı yoktu. İnsan kavuşmak için de yıkılabilirdi toprağa… Her yıkılışta, toprak fısıldıyordu kulağa: Ölümü hatırla!
O, gittiğinden beri perdeler çekili pencerelerin… O gittiğinden beri karanlıktayım. Dışarının da pek farkı yok, içeriden anladığım… İnsanları güneşe çıkarmıyorlar. İnsanlar hep hazır kıta! Yaşamak için çalışıyor, çalışmak için yaşıyor… Mevsimler huy değiştiriyor, insanın güvenebileceği bir dağ bile kalmıyor dışarıda. O da yıkılıyor… İnsan olan toprağa dayanıyor yine…
İnsan, en başından beri biliyor aslında, değerli madenlerin yerin altında olduğunu… Sadece yanlış yerde, yanlış zamanda arıyor. Koca bir hazine mezarlıklar da yatıyor. Herkes sevdiğinden korkuyor ama;kimse arama izni alamıyor mezarlıklar için. Oysa ölüm mezarlıklar da değil, caddelerde kol geziyor.
Gün olur, yerin altında çıkarsak kiraya, ey dünya, Nazan Öncel’in şarkısında dediği gibi:
Beni hatırla!
Sahi, insandan geriye dünyaya ne kalıyor?




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!