kader maçı
Ah kader, gene oynadın oyununu!
Dostoyevski
Farkındaydık. Kalanlarla yaşamak zorundaydık. Kim girerse girsin toprağın altına, insan kendi üzerine sallayamıyordu küreği. Gömüyorduk, ağlıyorduk, sızlanıyorduk üstelik… Ama mezarda yatanlar dışında, kalmak isteyen yoktu mezarlıkta… Belki çiçekler bir de, hep bir ağızdan, rahmet, biraz daha… Hangi çiçek dikilirse, güzelleşir ki kabristan? Hangi çiçek, biraz daha artırır mezarlık da geçirilen zamanı? Yıllardır geliyordum. Değişen tek şey, kenarına çöküp, avucuma aldığım insan sayısıydı. Dün yanımda olanlar, bugün toprağın altında yatıyordu. Dün bana dua edenler, bugün benden fatiha bekliyordu.
Hayat tüm gerçekliği ile yatıyordu mezarlıklarda. Ortalama bir ömür biçiliyordu uzmanlar tarafından insanlara. Oysaki var olmak ile yok olmak arasında incecik bir çizgi vardı. Hayat, bu çizgide yürürken geride kalan adımlardı. Adımlar hatıralar kadardı.
Geçmişe doğru bakıyorum şimdi, adımlarım sayılıydı…
Bitmiyordu. Büyüyorduk. Derdimiz, her gün yaş alan çocuk gibiydi. Vakti geliyor sarılıyorduk derdimize, yeri geliyor isyan ediyorduk. Oysaki insanın en büyük derdi nisyandı. Nisyanı çok olanın, isyanı başlıyordu. İsyancının zaferi biraz daha unutuş oluyordu halbuki. Bu dilemmayla geçiyordu ömür. Bu dilemmanın sonu Tanrıya çıkmıyordu.
Tanrıya giden tüm yollar tutulmuştu. Bu dilemmadan çıkan tek sonuç Tanrı insanı duymuyor, birileri duaları sümen altı ediyordu… Yoksa edilen bunca dua hava da asılı kalmaz, düşerdi toprağa. Duaların da yer çekimi yasası vardı sonuçta…
Yarıştaydık. Kaderi yakalamaya çalışıyorduk, belki de geçmeye… Kaderin ötesi her birimizin hayaliydi. Sanki kaderin getireceklerini, kaderden önce gidersek, değiştirebileceğimizi düşünüyorduk.
Ya asıl kader oysa, kaderi değiştirmekse kaderimiz…
İnsan, neden ve kimden kaçıyorsa ona yakalanıyordu bu hayatta. Bu yüzden bu yarışı koşanlar değil, yürüyenler kazanıyordu. Attığın adım sayısı değildi, galibiyete götüren insanı. Kimle ve nasıl attığın ile alakalıydı zafer. Bu yüzden otuz ağustos bayramında yürür gibi yürümeliydi insan. Şanla şerefle, anılarla…
Üstesinden gelmeliydik. Bir futbol maçında, havadan gelen sert bir topu, nasıl ki futbolcu göğsüyle yumuşatıyor, işte o teknik ve taktikle yumuşatmalıydık dertleri. Aksi takdirde top, göğsünü yakardı insanın. Bak işte, geliyor yukarıdan dert. Gerisi sana kalmış. İster, al göğsünle yumuşat, taraftar mest olsun; istersen kaybet kontrolü, derdin ateş topun olsun, yaksın, yıksın seni.
Spiker son saniyede gelen golü şöyle yorumluyordu: Aman Tanrım! Maçın kaderi değişti!
Sahi, kaç kişi yaşar kaderini?
Sahi, değişir mi kader?




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!