yakın ışıkları 6.bölüm
Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem aydınlık hem karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu…
Charles Dickens
Geçmiş, zamandan müstakil kaybolmayan tek gölgedir. Bırakmaz insanı… Zemheri bir gecede, fersude bir sabahta, güngörmüş bir baharda… Nerede ve ne vakit olursan. Gölgen içinde kalanlar kadar uzundur. Yaşadıkların kadar kısadır geçmiş. İnleyen bir gölge görünce şaşırma bu yüzden. Gölgesi yüzünden intikam alan bir adamı ya da… Gölgesinden korkan, köşe bucak ondan kaçan bir kadını görünce sakla onu ve dinle. Çünkü geçmiş yakaladı mı bırakmaz, alaşağı eder insanı. İnsanı gölgesini kurutması için çıkardılar güneşe. Oysa bugünü yaşatsalar yeterdi… İnsanoğlu bilmedi, bilemedi bu hakikati…”
Bir kitaptan bu pasajı okudu Toprak nefes aldırmak için gruba. Sakal, öyle bir giriş yapmıştı ki efsunlanmıştı herkes, kulak kesilmişti. Hem de Sakalın soluk alması için bir araydı bu. Sakal konuştukça adımları yavaşlıyordu. İçini attıkça dışarı, dışarda olanı içine alıyordu.
İnsanın içine göç edebilmesi için önce içinden göç etmesi gerekiyordu.
Derin bir nefes aldıktan sonra devam etti anlatmaya:
“ -Ne diyordum, ha, ekranda kırmızılar yanınca bayramımdır benim. Çünkü insanlar durup dururken sevmez insanı. Mesela İsviçre çakısı neden çok sevilir? Çok işe yarar da ondan. Neden sevilmesin? Benimki de o hesap…”
Toprak, ilk kez kendini danışanını dinleyen bir psikolog gibi hissetmişti. Sakalın hikâyesi gibi milyonlarca hikâye olabilirdi dışarıda. Sakal, sırf insan olduğu için sevileceğini bilmiyordu. Acaba öyle miydi? İnsanları, insan olduğu için sevmeyi bırakmış mıydık yoksa gerçekten bir insanın sevgisi, o insandan sağladığı yararla doğru orantılı mıydı? Çok zordu, varlığını hatırlamak için başkalarının seni hatırlamasına ihtiyaç duymak. Sanki yıllardır tek kişilik hücrede kalmıştı. Unutmuştu. Dünyaya geldiğini, dünyadan gittiğini. O kadar gölgede kalmıştı ki gölge yerini almıştı. Sakal duran bir geçmişti, ölü doğmuş bir gelecekti adeta. Kimse yürüyüşe de çıkarmamıştı onu. Belki bir adım atabilseydi yetişirdi bugüne. Belki hatırlayabilseydi ayaklarını, yılanın başını daha küçükken ezerdi o ayaklarla. Başı ezilmemiş bir yılan tarafından yıllarca sokulmuş, zehre maruz kalmıştı. Geçmişin zehri öyle bir zehirdi ki sadece dünü değil, bugünü ve yarını da zehirlemişti. Ölmemesi bile mucizeydi. Mucizeye bakar mısın? İnsanın ölmediği, hayatta kaldığı için mucize olan bir dünya burası. Nenem, bana şiş ile örgü yapmayı öğretirken derdi; torunum iki ters bir düz gideceksin diye. Her nedense bunu duyduğumda dünyanın hali gelmişti aklıma. İki ters bir düz… Sakalın hikâyesi hiç düzlüğe çıkmamış, rampa aşağı yuvarlanıp durmuştu… Dünya örgüsü, o yüzden bir iplik yol kat edememiş, aynı yerde kalmıştı.
Dünya, elini dahi kaldırmadan tokat manyağı yapmış, en büyük şiddeti ona göstermişti. Onu sevgisiz bırakmıştı.
Dilerim ki bu masa onun iftar masası olur. Bu masada bozulur sevgisizlik orucu…
Devam etti Sakal anlatmaya:
“ Mesela borsa. Hafta içi sabahtan akşama kadar ekranın karşısında otururum. Binlerce sayı göç varmış gibi yer değiştirir. Bir göçtür bir nevi aslında. Umudun göçü, ümitsizliğin göçü. Turnayı gözünden vurmak için turnanın göçü. Sayı her büyüdüğünde umudu artar insanın, biraz daha yaklaşır göğe. Bir dağ tırmanışına benzer bu durum. Bu yüzden yeşil yanıp yanıp durur. Sen bahar geldi sanırsın. Ama ne zaman ki sayılar küçülmeye başlar hem de peşi sıra; anlarsın ki dağdan tepetaklak yuvarlanıyorsundur. Ta ki cehennemin dibini bulana dek. Tutabileceğin, tutunabileceğin bir dal, bir taş parçası bulabilirsen amenna. Yanıp sönen kırmızının anlamı bellidir çünkü. Mutlak durman gerekir, yol açık ve müsaitse gidilir demektir.
Borsa, insanların hayallerini satıp karşılığında korkular satın aldığı yerdir. Görünür de öyle değildir. Sen her şeyini yatırırsın. Hayal satın aldığını zannedersin. Turnayı göçe zorladığını, biraz uzaklaştığında tam gözünden vuracağını düşünürsün. Ama bir şairin bir dizesine rastlarsın sonra: “ Turnalar oyacak gözünü.” Ne kadar çok para yatırırsan o kadar geniş bir korku evine alırlar seni. Üç artı bir korkulu… Ve korkun ne kadar büyürse o kadar hata yaparsın. Gerçek zannedersin korku evinde karşına çıkan köpek balıklarını. Yutulmaktan korkup kaçarsın. Bir kaçış hikâyesine dönüşür bu. Senin korkun, bir başkasının korkusuna zincirlenir. Bir domino etkisi yaratır. Teker teker avlanır, hep beraber boylarsın borsanın dibini.
Ben, ne mi yaparım? Kahvemden bir yudum alır, seyrederim ekranı telefonum çalana dek. İnsanoğlu işte. Parasıyla satın aldığı korkulardan kurtulmak için harcar yine parayı. Sözde paraya para demeyecekti. Sözde kırka giden yolda bir verecekti? Kırk verdi, bir aldı. Ne zaman ki telefonu açsam bilirim o yüzden. Gölgem arıyordur beni. Her gölge arar sahibini. Kaldırıp ahizeyi, üflerim nenemden aldığım tüyoyu:
“ İki ters bir düz, iki ters bir düz…”
Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!




Yine ustalik kokan bir eser. Tebrikler.. Ayrica OSYM sizin yazilari kesfederse turkce netler baya duser 🙂