bir avukatın anatomisi

Eğer adalet diye bir şey olsaydı, şeytan bu gece alıp götürürdü onu.
Umberto Eco

Mahkeme salonundan çıkar çıkmaz ayakları yere değmiyordu artık. Adliye koridorları sonsuz bir tünel gibi uzanıyor, her adımı yankılanıyordu adeta. Ayaklarının hızına zihni yetişemiyor, kaçışının tam olarak nereye olduğunu bile bilmiyordu. Tek bildiği, o salondan uzaklaşması gerektiğiydi. Bir an önce, derhal…

Savunduğu müvekkili, on beş yıl ceza almış, müvekkilin tahliye olma umudu, tutukluluğun devamına karar verdik avukat bey, cümlesinde erimişti. Salondan çıkarken gözleri istemsizce müvekkiline takılmıştı; o hayal kırıklığı, o korku dolu bakış, ses çıkarmadan bağıran bir çaresizlikti. İşte o bakış, peşini bırakmıyordu avukatın…

Oysa duruşma harika başlamıştı hem müvekkil hem de avukat için…  Hiç beklememişler, doğrudan girmişlerdi duruşma salonuna. İkisi de en ütülü takımları çekmişti üstüne. Savunma, yüzlerce kez tekrar edilmişti zihinlerde. Mahkeme heyeti, savunma sırasında donuk yüzlerle önlerindeki evrakları karıştırmış, arada bir saatlerine bakmışlardı. Avukatın sesi, salonun yüksek tavanında yankılanırken, kelimelerin kimseye ulaşmadığını hissetmek tarifsiz bir çaresizlikti.

Bir duvar vardı sanki heyetle avukat arasında. Sözleri çarpıp çarpıp yere düşüyordu.

Hâkimin gözleri savunmaya değil, bir an önce bitirilmesi gereken bir prosedüre odaklanmış gibiydi sanki. Bir ara, heyetten biri kalemini masaya bırakıp arkasına yaslanmış ve derin bir nefes almıştı. O anda anlamıştı aslında: Ne kadar güçlü bir argüman sunsa da, onu duruşma salonunda duyan tek kişi müvekkiliydi. Savunmanın yüreği titreten kelimeleri, heyetin ilgisizliğinde kaybolmuş, birer boş ses haline gelmişti. Adalet arayışı, o masanın diğer tarafında sadece bir duruşmadan ibaretti.

Heyetin gözünde sanıktan öteye geçemiyordu insan. Oysaki iddianamede yazılı olmayan hakikatlerle donatılmıştı gerçek hayat. Babaydı, eşti, evlattı, kardeşti, en önemlisi de bir kağıtta yazılı sanıktan çok fazlasıydı kişi…

Eşi, dayanamam diye adliyeye girmemiş, dışarıda bekliyordu. Avukat, elleri titreyerek tuttuğu çantasını sıkıca kavramış, umutla gözlerini kapıya dikmişti. “Hadi geçmiş olsun, tahliye…” Bu cümleyi kurabileceğini düşünerek çıkmıştı salondan. Ama şimdi, ne diyeceğini bilmiyordu. Hangi kelime acısını hafifletebilirdi ki? Hangisi umut aşılayabilirdi müvekkilin eşine?

Oysaki biraz önce duruşma salonunda kıyamet kopmuştu. Hangi avukat kıyameti müjdeleyebilirdi ki?

Koridorda ilerlerken nefesi daraldı avukatın. Duruşma sırasında, mahkeme heyetine neler söylediğini bir bir hatırlıyordu:

“Sayın heyet, aynı dili konuşuyoruz ama sizin kulaklar benim ağzımdan çıkanlara göre değil, duymuyorsunuz bizi…”

Cümle, salonda yankılanmıştı. Ancak sesi, kimsenin vicdanına ulaşmamıştı. Onun tüm can siperane çabası, hâkim kürsüsündeki bir iki cümleyle hükme bağlanmıştı.

Duruşma salonundan çıktıktan sonra bir kapıya yaslandı. Ellerini dizlerine koydu, derin nefes almaya çalıştı. “Bunu mesleki bir vaka olarak görmeliyim.” diye düşündü. Ama kalbi, mesleki etik sınırlarını çoktan aşmıştı. Gözlerinin önüne müvekkilinin eşi geldi. Kadının mahzun gözleri, ellerinin çaresiz titremesi… “ Maalesef, olmadı, tutukluluğun devamına karar verdi” demek yetmezdi. O gözlere bir açıklama, bir teselli gerekirdi. Ama nasıl?

Bir sigara yaktı. O anda tüm dünya sustu. Dumana bakarken, zihninden geçenleri bastırmaya çalıştı. Başaramadı. “Belki ben daha güçlü bir savunma yapabilseydim… Daha net, daha etkili konuşabilseydim…” Bu düşünce, beyninde yankılanan bir çekiç gibiydi.

Koridorun ucundan bir güvenlik görevlisi seslendi. “Avukat Bey, bekleyenler var.” O an anladı; gerçeklerden kaçış yoktu. Kafasında toparlamaya çalıştığı cümleler, ayaklarına pranga olmuştu. Geri dönüp o adliye kapısından çıkacak, kadının gözlerinin içine bakarak bir şeyler söyleyecekti. Ama ne?

Eşikten adımını attığında, müvekkilinin eşi ona baktı. Umut dolu bir bakış… İşte o an, kelimeler yine diline gelmedi. “Maalesef…” diye fısıldadı sadece. Kadının gözlerindeki ışık söndü. “Ama umut var…” dedi ardından. Ne kadar samimi olduğunu, buna kendisinin inanıp inanmadığını dahi bilmiyordu.

Kadın hiçbir şey söylemedi. O an, kelimelerin anlamı yoktu zaten. Avukat, bakışlarının yere kaydığını hissetti. Sanki dünyanın tüm yükü, koca bir kaya gibi omuzlarına çökmüştü. Adliyenin soğuk duvarları, kadının yüzünde umutsuz bir tablo çiziyor, sessizliği daha da derinleştiriyordu. Gözlerinin önünde, bir hayatın kırılma anı asılı kalmış gibiydi avukatın; umutla umutsuzluk arasındaki o ince çizgi, bir bakışla silinivermişti.

Derin bir nefes aldı avukat, ciğerlerine dolan hava yetmedi. Kendi adımlarını duymamak için daha hızlı yürümeye başladı. Her adımda, ayakkabılarının sesi adliye önünde yankılandı; bu ses, içine düşen boşluğun sessizliğini bastırmak için yetersizdi. Dışarıda hayat tüm sıradanlığıyla akmaya devam ediyordu; ama o an, o soğuk adliye koridorunda, zaman durmuş, hayat küçülmüş ve tek bir bakışta düğümlenmişti.

Ardında bıraktığı kadın, yıkılmış bir ağacın gölgesi kadar hareketsizdi. Adımlarını hızlandırdı, aracına doğru yürüdü. Gözlerini gökyüzüne kaldırdığında gri bulutların arasından bir ışık süzülüyordu. Bir an için, “belki” dedi kendi kendine, “belki hâlâ bir umut vardır…” Ama bu umut, avuçlarından kayıp giden incecik bir duman gibi, görünür ve aynı anda görünmezdi.

Aracın yanında durdu, soğuk havayı yüzünde hissetti. Artık sürmekten başka çaresi yoktu; hayat, bazen en ağır yükü taşıyanlara bile ilerlemeyi emrederdi. Dünyanın yükü omuzlarında olsa da, adımlarını atan yine kendisi olacaktı.

Oysaki kaç dünya yükünü taşıyabilirdi ki bir avukat? Kantarın topunu kaçırmış mıydı?

1 cevap
  1. İbrahim
    İbrahim says:

    Güneşimiz, umutlarımızın ardında.. Her daim var olsun ki onun sıcaklığını duyabilelim..
    Yine güzel bir yazı, kaleminize sağlık hocam????????????

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.