fırtına öncesi sessizlik
Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar,
Hâlâ bir umut var mıdır?
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde…
Murathan Mungan
Ertesi sabah koridorda kahve alırken elinde titreyen bardağa baktı. Hastane otomatındaki karton bardaklar bile onu üzmeye başlamıştı. Kahvenin kokusu bile işe yaramıyordu artık. Ne uyanmasına yardım ediyordu ne de rahatlamasına… Ağızda kalan metalik acılığı, hayatın tadına benziyordu. Yarım yudum aldı, bıraktı. Gözleri yeniden o kapıya kaydı. Sanki her bakışında şimdi açılabilir umudunu tazeliyordu ama kapı hep aynı şekilde duruyordu.
Yanındaki koltukta birkaç gecedir aynı kadını görüyordu. Yaşı daha büyük. Gözleri şiş, elleri sürekli bir tespihle meşgul. Bağışlanmayı değil bağışlamasını diliyordu, Tanrım diyordu oğlumu sen bize bağışla… Dili ötesine bile gitmeye hazırdı. Canı hazırdı, canıyla değişmeye… Ama ölümü insanlar değil kader tayin ediyordu yeryüzünde hala… Arada sırada göz göze geliyorlar ama konuşmuyorlardı.
Sanki hastanenin yazılı olmayan bir kuralı vardı, burada insanlar konuşmazdı. Sadece gözleriyle birbirine yük aktarırlar, acıyı paylaşmazlar, sadece tanırlardı.
O gün doktorun sesi farklıydı. Sessizce yanına oturdu. Cümleye başlamadan önce gözlüklerini düzeltmesi, dosyayı kapatıp beklemesi, her şeyin öncesinde bir şeylerin değiştiğini anlatıyordu zaten. “Bugün biraz tepki verdi,” dedi. “Göz bebekleri ışığa yanıt verdi. Tam net değil ama iyi bir şey.”
Tepki. Ne büyük kelimeydi o an. Bir göz bebeğinin ışığa kıpırdaması, dünyayı yerinden oynatacak kadar güçlü bir gelişme olabiliyordu. Oysa sokakta yürüyen biri için sıradan bir şeydi bu. Bir göz hareketi. Ama burada, mucizeye yakındı.
“İçeri girebilir miyim?” diye sordu, bu defa daha cesurca. “Beş dakikayla sınırlı,” dedi doktor.
Kapı açıldı. İçerisi hâlâ o soğuk sessizlikteydi. Ama bu kez farklıydı. İçeri girdiğinde ilk defa gözlerini açmamış bir çift gözle değil, belirsiz de olsa yaşamla karşılaştı. Eşinin parmaklarında hafif bir kasılma fark etti. Bedenini bir heyecan sardı. Konuşmadı. Sadece elini tuttu. Eller hâlâ sıcaktı. Bu da başka bir iyi işaretti. “Ben buradayım,” dedi. Bu defa daha net, daha kararlı bir sesle.
“Hâlâ buradayım. Başka gidecek bir yerim yok dünyada.”
Birlikte geçirdikleri ilk kış geldi aklına. Battaniyeye sarılıp camın kenarında karı izledikleri o gece… O zamanlar ne çok konuşurlardı. Şimdi ise tüm diyalog suskunlukla kurulan bir dilin içinde ilerliyordu.
Çıktığında ağlıyordu ama farkında değildi. Gözyaşları kendi kendine akıyordu. Durduramıyordu. Çünkü bu sefer umut daha tehlikeliydi. Ne zaman umutlansa, ardından büyük bir boşluk geliyordu. Ama yine de bu küçük tepki, bu minicik işaret…
Umut, bir ip gibi uzanmıştı karanlığın içinden kendisine.
Hastane çıkışına yürüdü. Birkaç saat hava almak istedi. Nefes alabilmek için temizliğe, sessizliğe değil; başka insanların yaşadığı bir hayatı görmeye ihtiyacı vardı. Kapının dışında insanlar yürüyordu. Bazıları kahkaha atıyor, bazıları telefonda tartışıyordu. O kalabalığın içinde kendini görünmez hissetti. Sanki kendi hayatı donmuştu ve dünya sadece dönmeye devam ediyordu.
Ve insanlar her ne yaşıyorlarsa yaşasınlar, yaşadıklarının mucizenin ta kendisi olduğunu bilmiyordu.
Kendi kendine mırıldandı: “Her şey eskisi gibi olacak mı?” Sonra hemen sustu. Çünkü bu cümle çok büyük bir beklenti barındırıyordu. Belki her şey eskisi gibi olmayacaktı. Ama yeterince yakın olabilirdi geçmişe. Belki bazı şeyler değişir, ama sevgi kalırdı. Belki konuşmalar azalır ama bakışlar derinleşirdi.
O gece, hastaneye döndüğünde içi hâlâ titrekti. Ama ilk defa korkunun yanına başka bir şey oturmuştu: Direnç… Bir şey yapamayacağını bilmenin çaresizliğiyle değil, elinden gelen her şeyi yapmış olmanın iç huzuruyla bekleyecekti.
Sahi, kaç tespih tanesi geceyi nehara kavuştururdu?
Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!




Yüreğine, kalemine sağlık yeğenim.❤️
Dayın.
Anda kalmak ve kıymetini bilmek yaşanan her şeyin, teşekkürler Tayfun bey.
Ve insanlar her ne yaşıyorlarsa yaşasınlar, yaşadıklarının mucizenin ta kendisi olduğunu bilmiyordu. Tek cümle ile hayatın özeti olmalı bu cümle…
Allah kimseyi sevdiği ile sınamasın okurken tüylerim diken diken oldu.
Umut bi pamuk ipliği sanki.. tutsan sıkıca kopacak,gevşek tutsan o umudun içinde kaybolup gideceksin… sahi umut etmek kaç evreden oluşur kaçıncı evreden sonra ne koparmak ne bırakmak mümkündür ?
“Bağışlanmayı değil, bağışlamasını diliyordu..”
Ben’den çıkabilmek zor zamanlar haricinde kolay değildir.
Yüreğinize sağlık Tayfun bey, duygulandık, ve hatırladık..
Teşekkürler