anne ben gidiyorum

Ben öyle bilirim ki yaşamak
berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır.
İsmet Özel

Düşüyorum anne, bir apartman çatısından dünyaya, ben elma değilim ama…Öleceğim birazdan, yaşım on beş.Ölmek için erken değil mi anne ? Pişman oldum, anne erken geldim galiba, kimseler yok, n’olur tutsun biri?Tutmadı kimse, tutamazdı da… Başka türlü dünyaya yeniden gelme şansım yoktu. Bu satırları okurken üzerime gazete sayfaları çoktan çekilmiştir. Belki şansıma ünlü birisinin cenaze haberlerinin olduğu sayfa denk gelmiştir. Acı kaybımız ile başlayan ve altına küçük puntolarla yazılmış bir not:

“Cenazeye çelenk gönderilmemesi rica olunur, arzu edenler yardım kuruluşuna bağış yapabilirler.”

Allah’ım yardım et, çok yüksek…Derin nefes al Ketiperi! Yapman lazım.Başka türlüsü mümkün değil, babanın sana nasıl baktığını görmedin mi?Keşke kör olsaydım da görmeseydim. Kirletti beni, namussuz herif! Allah belasını versin! Direnemedim anne. Nasıl direneyim, yaşım on beş. Daha çok küçüğüm anne. Anne öp beni, beni yıka. Anne çıkmıyor bu. Niye su işlemiyor yazgıya? Ben hep böyle mi kalıcam? Alnıma çizilmiş kırmızı bir çizikle nasıl çıkarım sokağa?Böyle alın yazısı olur mu anne? On beş yaşında, inşaat halindeki bir apartmanın çatı katından atlayıp, üçüncü sayfa haberlerine konu olmak mı alın yazısı? Kim yazdıysa bunu, söyle değiştirsin. Anne ben gidiyorum…

“-Hayır,çocuğum hayır. N’olur atlama. N’olur? Biri itfaiyeyi, polisi arasın. Çabuk olun. Kızım, atlama n’olur. Daha çok gençsin. Küçüğüm ölmemelisin. Koşun;şu binanın en üst katında, durdurun…Gücünüz yettiğinizce bağırın, hadi durmayın… Yapma sakın, yapma!”

Hızlıca koşmaya başladı Hidayet. Yüreği ağzında… Kan ter içinde koşarken, bir ses… Taaaakk,ıhhhh… Sustu hikaye. Önce baktı bir aşağıya. Sonra gitti geri.Vazgeçti sanmıştım.Ama bir şey oldu sonra.Karar değiştirdi.Bıraktı kendini boşluğa.Gözümün önünde öldü çocuk,dünya döndü hâlâ… Kapat gözünü Ketiperi, hadi… Bırak kendini. Bir saniye sonra kurtulmuş olacaksın. Ah,ben yüksekten korkarım. Hayır, yapamayacağım. Yapmalısın. Hayır, yapamayacağım. Annen var kızım seni çok seven. Her ne olursa olsun sevecek olan. Ama babam bana inanmadı. Şeymiş gibi baktı bana, şey işte. Tecavüze uğradım diyemedim. Baba, ben hâlâ, senin elmalı turtan, Ketiperi’nim diyemedim.Baba bırakma beni, diyemedim. Baba bırakma beni… Bırakmaz belki annen inandırır onu. Vazgeç Ketiperi. Daha yaşın çok küçük. Evet vazgeçmeliyim. Hadi,dön şimdi geri. At iki adım, sonrası kolay. Attım. N’olduysa bu iki adımdan sonra oldu. Bütün dünya haykırdı o an:

“-Tez evleneceksin o adamla! Bu pisliği temizleyeceksin.”

Baba, ben Ketiperi, kızın. Baba duy beni. Ben, ben ya, elmalı turtan, ilk göz ağrın. İlk beşiğin, ilk ana kucağın… Baba, benim ben, kızın Ketiperin…Babalar mezarda bile duyarlar kızlarının sesini derdi, babaannem. Viktorya’nın babası sağır ve dilsizmiş. Bir gün ölmüş ama ne zaman Viktorya sabahları uyansa, hep babasının parmak uçlarının izleri kalırmış saçlarında… Anladım ben artık kızın değilim. Benim bir babam vardı Hidayet amca. Senin yazgın, benim alın yazım, öper, başımın üstüne koyarım kızım, diyemedi.Alın yazımdan öpemedi.Öpseydi bir kere, geçerdi. Belki sıcacık elleriyle tutsaydı ellerimi, tutunurdum hayata.Başka türlü yaşamak tutmazdı beni.Tutmadı, tutamadı.Çünkü babam için mahalle kahvesindeki çaycının ne dediği daha önemliydi, dedikoduları duydu bir tek, inanmadı. Öldürdü kızını, yaşı kırk beş.

Oysaki çocuklar kir tutmaz Hidayet amca, söyleyemedim ona…

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.