saryama

Önce her şeyi hatırlamak, sonra da her şeyi unutmak. Yüzleşmenin ilk şartıydı.
                                                                                                     Hakan Günday

 Bazı alışkanlıkları değişmiyor insanın. Ne zaman sana mektup yazmaya koyulsam, meyhanede buluyorum kendimi. Lanet olsun ki yine içiyorum. Onca hasreti ancak sarhoşluk ile kaldırabiliyor belki de yüreğim. Haberlerde gördüm, kış uğramamış  bu mevsim sana, senin şehrinde güneşler doğuyormuş hâla sabahlarına. Kadıköy vapurunda martılara simit atan bir çift sevgili görmek hâlâ mümkün galiba. Rastgele diye sallıyorlar  balıkçılar denize oltalarını. Rastgele hayatımıza giren insanların, rastgele oltaya takılan balıklar kadar değeri… Balıkta zahmet var oysa;insan da hiç bir şey yok, rastgele giriyor artık insanlar hayatlara… Dağılmadan kalbimin meydanındakiler devam edeyim. Beni sorarsan iyiyim. Hâlâ dikiş tutturamadım bir şehirde. Her sabahın penceresi, her pencerenin gökyüzü, her gökyüzünün umudu farklı  bende. Her şehirden sana çıkan yolların uzunluğu da farklı tabi. Çünkü uyandığım bazı şehirler haritada senin şehrine kilometrelerce uzak; bazı şehirler kahve isteyecek kadar yakın. Bazen düşünüyorum, seni ne çok özlüyorum… Özlemeyi bıraktı herkes biliyor musun sevgilim, özlemler  taşındı artık  aynı şehre, ardından ayrılıklar taşındı özlemlerin şehrine. Ayrılık dedimse merak etme vurdum tahtaya üç kere…

  İçtikçe açılıyor kalbimin kilidi, hissediyorum. İyi ki şişe de durduğu gibi durmuyor bu melet. Yoksa iki satır yazamam, sana yazmak istemediğimden değil. Hangi kelamın derdimin dermanı olduğuna karar veremediğimden. Çok sevdiğimden, zamansız ve mekânsız sevdiğimden sevgilim… Geçen vakit köye uğradım. Nenemle oturduk, sohbet ettik biraz. Dedi ki bana:

“-Torunum her şeyi vaktinde yap. Oku, mesleğini al eline. Cebin para, elin ekmek tutsun önce. Başını sokacak bir evin olsun.Sonra kapıyı açacak bir yârin olsun. Yar dediğim sonda olup, önemsiz gibi gelebilir sana. Öyle değil torunum, öyle değil. Dedene yetmiş beş sene evin kapısını ben açtım. Deden beni bırakıp gitti. Bak şimdi aş  var, ev var, kapı var. Her gün dedenin işten geldiği vakitte kapıyı açıyorum hâlâ, kapı var, deden yok, deden artık yok torunum. Gidenler kalbini miras bırakmıyorlar, onu da alıp gidiyorlar. O yüzden var git sevdalan birine. Git, yeter ki birine sevdalan… O zaman anlarsın, ölenler nasıl yaşar bitmiş bir hikayede… “

 Neneme benim Sarya’m var diyemedim. Sevdamdan utandığımdan değil, kızma bana. Özlemiş dedemi besbelli nenem. Nasıl özlemesin? Maalesef mümkün değil özlemlerini aynı şehre taşımak artık… Vakit varken hâlâ, nefesimin uzandığı, sesimin duyulduğu  bütün şehirlerde seni çok seviyorum, bütün kara parçaları dahil Sarya’m, bütün kara parçaları…”

 İçim içime sığmıyor seni düşünürken Sarya. Koca bir devlet kuruluyor sanki içimde.  Koca bir devletin nüfusu milyonlarca senden oluşuyor. Sığmıyoruz odaya, caddeye  fırlıyorum sonra. Daha kapanmamış dükkanlar, bir kaç sarhoş var köşe başlarında, daha unutamamışlar unutmak istemediklerini, içtikçe içiyorlar, biri bitmeden şişenin, diğerinin dibine vuruyorlar. Ben seni unutmak istemem Sarya. Böyle bir rezilliği kaldıramaz kalbim. Korkuyorum Sarya, şişenin dibinde bulmaktan kendimi, rakının içinde kaybetmekten seni… Böyle bir kepazelik içinde bulursan beni, n’olur vursunlar beni ve mezar taşıma, söyle, şöyle yazsınlar:

” -Unutmak ölümdü bana, unuttum öldüm Sarya, unuttum öldüm…”

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.