beklemenin dayanılmaz ağırlığı

Acaba iyi bir şey olacak mı? Hayır, dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı.
Oğuz Atay

Yoğun bakımın önündeki bankta saatlerdir oturuyordu. Bank diyordu ama aslında bir tür ceza yeriydi orası onun için. Ne yaslanabiliyor ne de kalkabiliyordu. Varlığı oraya yapışmış gibiydi. Her gün aynı hemşire gelip kapıyı açıyor, içerideki dünyaya göz atıp tekrar kapıyordu. Bir şey sormaya çalışıyordu bazen, kelimeler ağzından düşmeden  yutuyordu çoğunu. Çünkü sormaktan korkuyordu. Çünkü cevabı duymaya hazır değildi. Çünkü geri dönüşü olmayan bir cevap düşebilirdi bahtına…

Gelen doktor her zaman aynı cümleleri söylüyordu. “Durumu stabil… Kritik süreç devam ediyor.” O iki kelime… Stabil. Kritik. Yan yana durması mümkün olmayan iki kelime. O kelimelerle yaşamayı öğrenmişti. Günlerce…

Bazen koridorda yürüyüş yapıyor gibi dolanıyordu ama attığı her adım onu yine aynı yere getiriyordu. O kapının önüne. Sevgilisine… Dönüp dolaşıp aynı sorularla baş başa kalıyordu: “Allahım bu bir sınav mı?” “Neden bu kadar erken?” “Üç yıl… sadece üç yıl…”

Evlendiklerinde ne kadar heyecanlıydı. Her şeyi birlikte planlamışlardı. Koltuk takımı seçerken saatlerce tartışmışlar, sonunda ikisinin de çok da sevmediği ama birlikte karar verdikleri o açık gri koltukta oturmuşlardı. Perdeleri kendileri takmışlardı. Mutfağa küçük bir kahve köşesi yapmıştı. Ev gibi hissettirsin diye, demişti. Şimdi o ev bomboştu. Her köşesi özlemle, her eşyası sessizlikle doluydu.

Bir keresinde, içeri girmek için izin istemişti. Doktor kısa bir bakıştan sonra, başını sallamıştı. İçeri girdiğinde, gördüğü manzara, bir daha, hiç gitmedi gözünün önünden. Onlarca kablo, makineler, serumlar, bip bip sesleri… Ve o. Sessiz. Hareketsiz. Gözleri kapalı…

Yanına oturmuş, elini tutmuştu. Ben geldim, demişti ama sesini tanıyıp tanımadığını bilmiyordu. Gözlerini açmadı, nefesi değişmedi. Ama o yine de konuşmuştu. “Bugün hava çok güzeldi. Beraber kırlara yürüyüş yaptığımız gibiydi. Tek bir farkla… Üşüyordum… Beni ısıtan güneş değilmiş sevgilim, ellerinmiş. Bak bu yoğun bakım odasında tuttum ellerini, şimdi bir yanım bahar bahçe oldu, bir de açsan gözlerini, işte o zaman yaprak da dökmez diğer yanım, sol yanım… ” Çok pişmandım… Nasıl anlayamamıştım? Belki de sen anlatmaya çalıştın ama ben duymadım. Belki de sana daha dikkatli bakmalıydım. Başın ağrıyordu o sabah. Söyledin. Ama ben çayı demlemekle meşguldüm.

Konuşurken kelimeler boğazına takılıyor, her biri birer suç gibi ağırlaşıyordu içinde. Onu koruyamamıştı. Birlikte nice kötü şeyi göğüsleyeceklerine söz vermişlerdi ama o farkedememişti bile…

Bazen dua ediyordu. Çok dua ediyordu… Bazen hiçliğe bakıp öylece kalıyordu. Bazen öyle hissediyordu ki, bir yerlerde bir şeyler yanlış gitmişti ve evren şimdi düzeltmeye çalışıyor gibiydi ama gecikmişti. Her şey biraz gecikmişti. Belki bir saat. Belki bir kelime. Belki tek bir fark ediş…

İçinden geçen her şey, onu biraz daha suskunlaştırıyordu. Eskiden çok konuşurdu. Gülerdi. Şakalar yapardı. Şimdi dudakları kuru, gözleri uykusuz ve nemli, cümleleri eksikti…

Kapı tekrar açıldı. İçeriden bir hemşire çıktı. Genç kadına bakmadan yürüdü. Yüreği ağzına geldi. Sanki her açılış bir karara dönüşecekmiş gibi hissediyordu artık. Ama yine bir şey olmadı. İyi ki olmadı. Yine beklemekle yetindi.

Ve o an fark etti. Beklemek, yaşamaktan daha ağırdı artık.

The last comment needs to be approved.
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.