çağın yorgun atları

Ben bu çağdan nefret ettim, etimle kemiğimle nefret ettim…
Cahit Zarifoğlu

Her çağ, kendi sancısını taşır derdi ninem; ama yaşadığımız zamanın sancısı başkaydı. Bu sancı, yalnızca bir dönemin değil, insanlığın, geçmişten bugüne değin taşıdığı bütün ahlaki yükün sırtımıza bindiği bir yorgunluktu. Gözlerimiz, ekrandan taşan renk cümbüşüyle kamaşırken, sokak köşelerindeki fersude yüzleri görmezden geliyorduk, yok sayıyorduk. Modernlik adı altında inşa edilen şehirler, yalnızca beton değil, aynı zamanda kalplerimizin arasına örülen duvarlardı. Duvarlarda kapılar yoktu, duvarlar soğuktu…

İnsan, insana ne zaman bu kadar yabancılaştı?

Öyle bir çağdı ki, ticarete girmek isteyenin ilk alıp sattığı ahlaksızlık oluyordu. Merhamet, artık başlı başına bir lükstü, nadir kimselerde ve evlerde bulunuyordu. Bir sokak çocuğunun yalın ayaklarını gören göz, televizyon ekranında gezen zenginlik illüzyonuna kayıyor, her şeyi unutuyordu. Yoksulluğun derin çatlakları, sokaklarda yankılanan kahkahaların ardında kayboluyordu. Fakirle zengin arasındaki uçurum, rakamlarla ölçülemeyecek kadar büyüktü; bu uçurum, insanın insanı görmemesi, hissetmemesi kadar derindi.

Yoksulluğun kokusu vardı, ağırdı, ama alışılır diyorlardı. Peki ya adaletsizliğin? Toplumun alt tabakalarında sıkışanlar, birilerinin doyumsuz açgözlülüğüne kurban giderken, empatiden uzak bir topluluğun dillerinde, “Hak etmiştir” yankısı dolanıyordu. Hak etmiştir ve bitmiştir…

Sanki insan doğarken kendi kaderini seçmiş gibi! Sanki bir lokma ekmek için eğilen sırtlar, yalnızca tembelliğin eseriymiş gibi muamele görüyordu!

Bugünün insanı, çağının tüm bencilliğiyle yaşıyordu. Zengin sofraların görkemi, yoksulun midesinde yankılanan açlıkla alay edercesine parlıyordu.

İnsanlar, insanları değil, sahip olduklarını seviyordu.

Bir annenin çaresiz gözyaşları, bir çocuğun sabaha aç uyanışı; bunlar, yalnızca istatistiklerde yer alıyordu artık. Oysa bu istatistikler, bir zamanlar insandı, ruh taşıyordu, hayalleri vardı.

Çağın ahlaksızlığı, yalnızca bireysel değil, toplu bir çürümeydi aynı zamanda. Merhameti olmayan bir düzen, neyi kutsardı ki paradan, güçten, şöhretten başka… Tüm bunlar uğruna her değer gözden çıkarılırdı. Herkes kendi konforunu korumak için bir başkasını feda etmeye hazırdı.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı, insanlığın yok oluş marşı gibi yankılanıyordı tüm sokaklarda. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın yürüyüş kararı sayılacak. Say…

Oysaki, bir an olsun, yürürken, yatakta, koltukta ya da alırken nefesi düşünmek lazımdı: Bu yorgunluk neden? İnsan neyi arıyordu, neyi kaybetti? Bu çağ, insanı yalnızca yoksul bırakmadı; onu sevgisiz, hissiz, kayıtsız bıraktı. Oysa en büyük yoksulluk, empati yoksunluğuydu. Toplum, bu eksikliğin altında eziliyordu. İnsan insana dokunmadıkça, bu yorgunluk birikmeye devam edecekti. Çünkü bu çağ, yalnızca teknolojinin değil, ruhlarımızın da hızla tükendiği bir çağdı. Ve biz, tükendiğimizi henüz fark edememiştik.

Sezen Aksu’nun şarkıda söylediği gibi:

“Her şey, bir anda anlamsız gelecek,
İşte biz o gün tükeneceğiz…”

1 cevap
  1. Asım Kurt
    Asım Kurt says:

    Yüreğine,kalemine sağlık yeğenim. Yine harika olmuş. Bam telimize değdirip değdirip çekmişsin mızrapı yine.

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Asım Kurt için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.