çocukluğumun kan sesleri
Kendini gök uçurumuna bırakırken küçük yıldızın son baladı şu oldu :
Düşüyorum…
Ahmet Telli
Mevsimsiz bir şehir olmuştu İstanbul. Kışları kar yağmaz olmuştu, çiçek açmadan tükenip gitmişti bahar. Yağmur bile eskisi gibi değildi artık; gökyüzü ağlamıyor, sadece sızdırıyordu. Sokaklar sürekli ıslaktı ama bu ıslaklık temizlemiyordu hiçbir şeyi; aksine, geçmişin kiri daha da yayılıyordu kaldırım taşlarına. Rüzgâr, yorgun bir ihtiyar gibi esiyor; ne ferahlık veriyordu ne de yön gösteriyordu. Gri apartmanların arasında sıkışmış hayatlar gibi, zaman da buruşuktu burada. Bu şehirde sabahlar karanlık başlıyor, gecelerse bitmeyen bir iç sıkıntısı gibi sarkıyordu insanın üzerine. Gökyüzü bile umut etmekten vazgeçmişti sanki. Bütün ömrümüz İstanbul’da geçmişti…
Bu şehirde büyümek, lunaparka dönüştürülmüş bir mezarlıkta yaşamak gibiydi.
Duvarları nemli evlerde, çatlak fayanslı banyolarda, annemin silinmiş izlerinde ve babamın yankılanan sesinde geçip gitmişti çocukluğum. İstanbul’un kasveti, evimizin içinden sızar gibi değil, doğrudan evin ta kendisi gibi üzerimize çökerdi.
Yedi yaşımda idim, babamın annemi dövdüğünde… Babamın sesi, evin duvarlarını aşındıran bir inşaat sesi gibi işlemişti içime. Her harfi, sert bir darbeyle çarpmıştı odanın duvarlarına; tavan sarsılmıştı, sanki her bağırışta ev biraz daha çökmüştü üzerimize. Annem bir kez olsun konuşmamıştı bu konu hakkında… Onun suskunluğu, duyduğum en keskin sesti evimizde babamın sesinden sonra. Her sessizlik, bir başka bağırışa gebe kalırdı sanki.
Şiddeti ne kadar büyürse büyüsün depremin, annem dıştan yıkılmayacağına emindi…
Odamda bir dolap vardı, saklanma kavanozumdu orası… Kıyafetlerin arasına siner, babamın öfkesinin geçmesini beklerdim. Üşürdüm. Ama korkudan mıydı, yoksa kulaklarımı sımsıkı kapattığım ellerimin buz gibi soğukluğundan mı, ayırt edemezdim.
Bir çocuğun babasını neden affedemediğini o zamanlarda anlamıştım. Çünkü insan, Tanrı sandığı birinin aslında bir canavar olduğunu fark ettiğinde, içinde bir şey paramparça olurdu. Bir gece annem yere düşmüştü. Hatırlıyorum, sesi duvarlara çarpmadı; sadece bir düşüş oldu; yumuşak ama ağır, zamana yayılmış gibi… Elinden kan damladı. Küçük, kırmızı damlalar… Halıya yayılmadılar; öylece, sanki zaman da donmuş gibi sabit kaldılar. Tıpkı bizim gibi… O an nefesimi tuttum, bağırmadım, koşmadım. Sadece baktım. O damlalarda bir şey vardı, bir sessizlik, bir terk ediliş… İşte tam o anda, içimde yıllardır saklı duran o cümle döküldü:
Acaba Tanrım bizi unuttu mu? Belki de unutmuştu. O kadar uzun süredir sessizdi ki… Ne bir işaret, ne bir teselli… Babamın yumruğuna, annemin suskunluğuna, benim dolaba sığınmış hâlime hiç dokunmamıştı. Gökten bir ışık inmedi hiç, kimse araya girmedi, hiçbir mucize olmadı. Biz, evin içinde sessiz bir felaketi yaşarken, Tanrı başka bir yere bakıyordu sanki.
Ama sonra bir soru daha geldi aklıma:
“Yoksa hiç var olmamış mıydı?”
Çünkü eğer var olsaydı, bu kadar sessiz kalmazdı, değil mi? İnsan, böyle düşününce bile kendini suçlu hissediyordu. Ama o an, suçluluğun bile sesi kesilmişti içimde. Düşündüm: Eğer Tanrı varsa ve susuyorsa, bu bir unutuş değil, bu bizi terk ediştir. Ama yoksa… Daha korkunçtu, koskoca evrende yalnızız demekti o da. Ve en çok da bu ihtimal korkutuyordu beni. Çünkü unutulmuş olmak acıtırdı ama hiç var edilmemiş olmak, o bambaşka bir yalnızlıktı. Ben orada, halının üzerinde sabit kalmış kan damlalarına bakarken, Tanrıya dair bütün çocukça inançlarım birer birer söndü. Artık gökyüzüne değil, yere bakıyordum. Çünkü cevaplar yukarıda değil, kırılmış ellerde, kapanmış gözlerdeydi. Ve o gece anladım ki; bazen Tanrı, sadece eksikliğinde büyür insanın içinde. Ve o eksiklikle büyüyen bir çocuk, bir daha asla tam olamazdı.
Benim cehennemim ne alevle yanmıştı, ne zebanilerle dolmuştu. Benim cehennemim, babamın yumruğunda yankılanan suskunluklarda yaşamıştı. En çok da annemin gözlerinde… O gözlerde bir sönüş vardı. Aydınlatmayı çoktan bırakmış bir yıldızın, hâlâ çırpınan son parıltısıydı. Gece bastığında her şey daha da büyürdü evde. Karabasanlar bile babam kadar korkunç olmazdı. Uyurken bile tetikteydim. Her kapı sesiyle uyanır, her gölgeyle irkilirdim. Annem susunca ben konuşamaz olmuştum.
Gülmekse, gülmek o evde işlenmiş bir en güzel cinayetti.
Büyümüştüm artık ve anlamıştım, cennetten kovulmak sadece bir başlangıçtı bazıları için. Âdem toprağa sürgün edilmişti belki ama ben, bir çocuğun kalbinde kurulmuş küçük cennetten, yumruklarla kovulmuştum. Cehennem dediğin alevle yanmazmış her zaman. Bazen bir yemek masasının sessizliğinde, bazen kırılmış bir annenin gözlerinde yanarmış. Ben o yangında büyüdüm göz yaşım yana yana… Dizlerim hep çekili kaldı karnıma, çünkü korku, alışkanlığa dönüşmüştü artık. Artık biliyordum:
Bir çocuk için Tanrı, en çok babasının sesinde saklı olur. Ve o ses, dua yerine küfürse, cezası da cehennem olur o evin içinde. Benim Tanrım elleriyle değil, öfkesiyle konuşmuştu. Ve ben, affetmeyi hiç öğrenemedim. Çünkü Tanrının suretinde büyüyen o adam, bana sadece karanlığı miras bırakmıştı.
Yıllar geçti. Evler değişti, şehirler değişti. Ama içimdeki dolap hep aynı kaldı. O küçük kız hâlâ orada yaşıyor; dizleri karnına çekili, sesi çıkmadan, gözleri kapıda… Ve ben her gece o dolabın kapağını zihnimde yeniden kapatıyordum. Kilitliyordum. Ama sabahları aynaya her baktığımda, onunla göz göze geliyordum.
Şimdi suskunluk başka şekillerde yaşıyor içimde. Bir yabancı merhaba dediğinde irkiliyorum. Kapıların sesi hâlâ tedirgin ediyor beni. Sevildiğimde suçlu hissediyorum. Çünkü bir zamanlar sevgiyle yumruk aynı anda gelmişti bana. Ve o karışıklık, içimdeki her ilişkiyi sessizce zehirlemeye devam ediyordu.
Psikologlar, iç çocuk diyor buna. Ben yarım kalan kız demeyi tercih ediyorum. Ne büyüyebildi ne de özgürleşebildi. Sadece saklandı. Ve ben şimdi, yetişkin bedenimde o çocuğun yankısıyla yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum. Bazen annemin gözleri geliyor aklıma. Yorgun, sönmüş ama hâlâ güçlü… Bana hiçbir zaman kaç demedi ama ben kaçtım, o tek başına kaldı cehennemde.
Biliyorum…
Geçmişi değiştiremem belki ama içimdeki dolabı yavaş yavaş açabilirim.
O küçük kıza sarılabilirim belki bir gün.
Ve belki o zaman, karanlık yerini sessiz bir ışığa bırakır.
Belki o zaman içimdeki çocuk affedebilir geçmişi…




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!