yakın ışıkları- 2.bölüm

Ben atımı böyle dört sürüyorum ya,
Yetişmek için mi, bilmem, kaçmak için mi?
                                                    Cemal Süreya

 

Geçen hafta Serhat’ın yerinin deşifre olmasından sonra herkes, toplantıya son gelen olmamak için erken gelmişti. Serhat’ta gözle görülür birkaç değişiklik vardı. Saçlarını yana doğru taramış, gömleği ütülü, ayakkabıları boyalıydı. Sanki bir tanışma yemeğine gelmiş gibiydi. Bir nevi doğruydu. Dört insan tarafından bir hafta önce, Amerikan’ın keşfinden birkaç yüzyıl sonra bulunmuştu. Yağmur’un yüzü yerde, gözleri bulutluydu. Bulutlar yağmuru göz çukuruna kadar getiriyor, getirilen her yağmur katresi, göz beşiğinde uyutulup geri gönderiliyordu.  İçinde binbir besteyi barındıran bir müzik kutusuydu adeta. Ama konuşmayınca kutuydu sadece, adı müzik dahi olsa. Kırk haramiye ihtiyaç yoktu. Bir kuzey yaldızının gelip gözlerine bakıp, üç kere, açıl susam açıl demesi yeterliydi. Sevim teyze, yanından ayırmadığı örgüsü gibi yıllarını da yanında getirmişti. Anlatacak o kadar şey biriktirmişti ki içinde…  Ölmeden paylaşmak istiyordu. O da insandı nihayetinde…

Hikâyesini birilerinin bildiğini düşününce, bitkisel hayatta da olsa yaşadığını zannediyordu. Soluğu saatler önce kesilmiş bir kalbe yapılan kalp masajından başka bir şey değildi oysaki. Ölene faydasının olmadığı,  geride kalana elimizden geleni yaptık deme imkânının verildiği bir görünmez sözleşme gibiydi.

Cenk yerinde duramıyordu yine. Günde kaç öğün yiyorsa biraz azaltmalıydı. Bu kadar enerjiyi,  yirmi birinci yüzyılın tembel günleri kaldıramazdı. Masaya en son oturan Toprak’tı. Öğrenci olsa da bir psikolog edasıyla en son o gelirdi. Grup da ona bu misyonu vermişti aslında. Hayatta olduğu gibi bu masada görünmeyen teklifler ve kabuller vardı. Toprak sözü aldı:

” -Öncelikle geçen haftadan beri nasılız?  Özellikle Serhat, nasıl hissediyorsun?”

” -Hani kuruması için balkon ipine asılan bir elbise olur ya… Sonra sahibin seni unutur. Tatile çıkar. Senin için kurur önce, dışın kurur sonra, umudun kurur. Beklersin. Bir gün, bir elin, seni o ipten alacağını bilirsin. Çünkü öyle olur, insanoğlu ipte sallandırdığını bırakmaz orda. Belki en fazla bir gün tutar ibreti âlem olsun diye. Sonra bir gün olur, bir el alır, seni koklar. Ben, geçen hafta ilk kez kokumu birilerine duyurdum. Yaşamaya geçen haftadan başladım. Bu yüzden burada olan herkese bizzat teşekkür etmek isterim. Yaşamama izin verip fişimi çekmediğiniz için…

 Grup da herkes, teşekkürü bir baş selamı ile aldı. Toprak’ın ise gözleri Yağmur’da idi. Bugün Yağmurun konuşmasını o kadar çok istiyordu ki… Bulutların yükü taşıyamadığı gün gibi ortadaydı. Söze girişti:

“- Bugün farklı bir şey deneyeceğiz. Çantasından bir renkli çubuk çıkardı. Kurşun kalem gibi olan bu çubuğun üzerinde vaveyla yazıyordu. Yani çığlık!  Bu gördüğünüz çubuk, bu grubun cesaret çubuğu. Bugün bunu çevirip her kime gelirse onu dinleyeceğiz. Hadi bakalım. Vaveyla!”

Çubuk masanın orta yerinde döndü, döndü… Durduğunda sivri ucu Yağmuru gösteriyordu. Yağmur’un başı yerde olduğu için ona geldiğini bile fark etmemişti. Toprak, bu sefer hissettirmeden uyarmak istedi.

“- Bugünün şanlısı, Yağmur oldu. Ne zaman hazır hissedersen konuşmaya başlayabilirsin Yağmur. “

Toprak’ın seslenişiyle başını kaldırdı Yağmur. Nerden başlayacaktı?  Nasıl anlatacaktı:

“- Kaçıp gitmek istiyordum uzaklara. Şehirden, insanlardan uzağa en önemlisi de kendimden uzağa… Öyle bir uzak ki hiçbir ölçü birimiyle mesafesi tanımlanamasın, uçaklar kalkmasın oraya, haberleşmek mümkün olmasın, postalar gelmesin mesela, kuşlar dahi uçmasın. Öyle bir uzak ki iyilik atıp kötülük kalbimden yaralamasın. Keşke uzaklar yakın olsaydı. O zaman görmeye başlardı gözüm, kulaklarım tilkinin kulakları gibi duyardı az desibelli umut naralarını. Ayaklarım dans ederken, beynim savaşmak zorunda kalmazdı. Zırhımı kuşanıp koştuğum her cepheden mağlup ayrılmazdım. İşte o vakit anlardım insanın dışındaki dünyadan uzaklaştıkça içindekine yaklaştığını. Şimdi kendime bakıyorum. Aydınlık başladığım günlerde bile akşama kalmadan karanlığa gömülüyorum. Oysa o kadar kalabalığım ki, etrafımda küçük bir halk var adeta.  Ama birçoğunu istemiyorum. Benim göğüm başkaymış gibi geliyor. İnsan aynı şehirde kendisiyle yaşayanlardan nasıl farklı bir gökyüzüne sahip olabilir ki? Mümkün mü bu? Ben nasıl olduysa sahip oldum. Milletin hava durumunda güneşler açıyorken benimkinde çisil çisil yağmur, millet karda kışta tir tir donarken, ben sıcaktan terleyebiliyorum. Söylediklerim deli saçması gelebilir size. Yaftalayabilirsiniz beni de… Ama inanın umurumda değil, insanların fikirlerine o kadar çok değer verdim ki anlatamam. Sonra bana ahlaktan dem vuranların en ahlaksız insanlar olduğunu gördüm. Bana namustan bahsedenlerin başkalarının namusuna namlu gibi dikildiğini gördüm. Bana empatisi yok diyenlerin, literatürlerinde başkaları diye bir kavramlarının olmadığını öğrendim. Yalnızca onlar vardı. Bizler en fazla ötekiydik. Belki öte bile değildik. O yüzden keşke uzaklar birazcık olsun yakın olsaydı. O zaman anlardım, yaşamak nasıl bir duygu. Çekin bakışlarınızı hayatımızın üzerinden, uzak durun bizden demek zorunda kalmazdım. “

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.