korkak duvarlar çağı
Kalbime korkulu bir keder çöktü. Keşke çocuk olsaydım da ağlasaydım. Böyle korkmak için fazla yaşlıyım. Yıllar önce bir su başında bir kuş avucumda öldüğünden beri de böyle bir umutsuzluk hissetmedim.
John Steinbeck
Bu çağ, insanlara her şeyi aynı anda ama eksik verdi. Hız verdi, ama yön vermedi. Bilgi verdi, ama bilgelik vermedi. Seçenek sundu, ama karar alma cesaretini elinden aldı. İnsanlar artık daha çok şey biliyorlardı; fakat daha az hissediyorlardı. Ekranlar büyüdükçe, yüzler küçüldü. Sesler çoğaldıkça, anlam seyrekleşti. Herkes konuşuyordu ama kimse gerçekten dinlemiyordu.
Bu çağ, korkuyu inceltti. Eskisi gibi yüksek sesle gelmiyordu korku; bağırmıyordu. Daha zarifti artık. Tedbir kılığına girmişti. Mantık diyordu kendine. İnsanlara geri adım atmayı öğretiyor, buna olgunluk adını veriyordu. Cesaret, düşüncesizlikle; risk, sorumsuzlukla karıştırılıyordu. Böylece korkaklık, erdem gibi pazarlanıyordu caddelerde…
İnsanlar evlerini kalın duvarlarla değil, alışkanlıklarla çevirdi. Güvende olmak adına vazgeçtiler. Konfor uğruna sustular. Hayallerini ertelediler, sonra unuttular. Kimse zincirlenmemişti ama herkes yerindeydi. Hareket edebiliyorlardı; fakat gitmiyorlardı.
Çünkü bu çağ, gitmenin bedelini kalmaktan daha ağır gösteriyordu.
Kırk beş yaşına geldiğinde fark etti. Hayat ona bir şey öğretmişti; ama öğrettiği şey cesaret değildi. Korkaklığı öğrenmişti. Yavaş yavaş. Makul gerekçelerle. Kimse fark etmeden. Duvarlarla kalması, işte tam da bu çağın marifetiydi. Geç oldu, dedi kendi kendine. Ama yine de öğrendim.
Odasının duvarları griydi. Aslında hep griydi; sadece bugün fark etmişti. Belki de fark etmek için yeterince yalnız kalması gerekmişti. Sandalyeye oturdu, sırtını duvara yasladı. Duvar serindi. İnsan temasının bıraktığı bir sıcaklık yoktu üzerinde.
Duvarlar böyleydi; senden bir şey istemez, sana da bir şey vermezdi.
Ne zaman başladın korkmaya? Cevap vermek istemedi. Çünkü cevabı biliyordu. Çocukluğunda değil. Orada hâlâ umut vardı. Gençliğinde de değil; gençlik cesareti taklit edebiliyordu. Korku, daha sonra gelmişti. Kaybettikçe. Sustukça. Geri çekildikçe. Her “boş ver” dediğinde biraz daha yerleşmişti içine…
Korkak değildin, dedi kendine. Korkmayı öğrendin.
Bu cümleye tutundu. Çünkü öğrenilen bir şey belki unutulabilirdi. Ama olmuyordu. Hayat ona seçenekler sunmuştu. Hepsini görmüştü. Ama elini uzatmamıştı. Çünkü her seçeneğin bir bedeli vardı ve o bedel risk demekti. Risk ise belirsizlik. Belirsizlik ise kontrol kaybı. Kontrol kaybı… işte orada dururdu. Oraya gelince geri dönerdi. “En azından güvendeyim,” diye fısıldadı. Sonra durdu. “Güvende miyim gerçekten?” Güvenli olan neydi? Aynı işe gidip gelmek mi? Sevmediği insanlara katlanmak mı? Söylemek isteyip söyleyemediklerini yutmak mı? Hayır demek yerine başını sallamak mı? Bunlar güvenliydi belki, ama yaşamak değildi. Duvarlara baktı. “Beni siz mi koruyorsunuz?” diye sordu sessizce. Cevap gelmedi. Duvarlar konuşmazdı. Ama onun yerine düşünürlerdi. Soğuk, sabit, değişmeyen düşünceler.
Korka korka yaşadın, dedi içinden bir ses. Ve adına düzen dedin.
Yalnızlık, sandığı gibi bir boşluk değildi. Daha çok yankıydı. Kendi sesinin defalarca sana geri dönmesi. Aynı sorular. Aynı pişmanlıklar. Aynı “ya şöyle olsaydı”lar. Kimseyle paylaşılmadığı için büyüyen düşünceler.
Bir zamanlar gitmek istemişti. Bir şehirden, bir ilişkiden, bir hayattan. Gitmemişti. Çünkü gitmek, kalmaktan daha korkutucuydu. Kalanın acısı tanıdıktı. Gidenin acısı bilinmezdi…
“Cesur insanlar acı çekmiyor mu sanıyorsun?” diye sordu kendine. Cevap yine hazırdı. Çekiyorlar. Ama seninki gibi sessiz değil. Sessiz acı daha tehlikeliydi. Kimse fark etmezdi. Sen de zamanla fark etmezdin. Normal sanırdın. Hayat böyle derdin. Oysa hayat, böyle olmak zorunda değildi. Duvarlar daralmıştı sanki. Ya da o büyümüştü, bilmiyordu. Nefesi ağırlaştı. Panik değildi bu. Daha çok fark edişti. Geç kalmış bir uyanış.
“Korkum beni korumadı,” dedi. “Beni sakladı.” Ve saklanmak, yaşamaktan sayılmıyordu.
Kalktı. Odanın ortasında durdu. Duvarlara yaklaştı. Eliyle dokundu. Sertti. Gerçekti. Kaçamadığı kadar gerçek. Sonunda duvarlarla kaldın, dedi kendine. İnsanlarla değil. Hayallerle değil. İhtimallerle hiç değil. Bir an için, sadece bir an, duvarları aşmayı düşündü. Kapıyı açmayı. Dışarı çıkmayı. Bilmediği bir cümle kurmayı. Kaybetmeyi göze almayı. Sonra korku geldi. Tanıdık. Eski. Güçlü… Gülümsedi. Acı bir gülümseme. “Seni iyi tanıyorum,” dedi korkuya. “Ama artık adını biliyorum.” Duvarlar yerindeydi. O da. Şimdilik.
Ama ilk kez, korkarak yaşadığını inkâr etmiyordu. Ve bazen bir insan için en büyük değişim, kaçmayı bırakıp gerçeğe bakabilmekti. Duvarlar sessizdi. Ama o, artık sessiz değildi.




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!