bir hayat, bir kavga ve sürüklenen

Siddhartha, ormanda tek başına yürüdüğünde bir şeyi fark etti: O ana kadar her şeyden kaçmıştı ama bir tek kendisinden kaçamamıştı. İnsan, gölgesiyle kavga etmeyi bıraktığı an, güneşin sıcaklığını gerçekten hissetmeye başlar. Kendine yabancı olmak, dış dünyadaki tüm savaşların asıl sebebidir.
Hermann Hesse

İçimdeki kavga her geçen gün büyüyordu, içimdeki tufanı dışarı çıkaramıyordum. Yürüyen koca bir sessizliktim dışarıdan bakana. Kimse fark etmiyordu. Zaten kavgaların çoğu bağırarak başlamazdı; bazıları insanın içinde usulca yer açarak büyürdü.

Sabahları aynı saatte uyanıyordum. Aynı kahveyi yapıyor, aynı bardağa dolduruyordum. Pencerenin önünde durup sokağa bakıyor ama hiçbir şeyi gerçekten görmüyordum. Hayat benim için bir manzaradan ibaretti artık: Tanıdık, sıkıcı ve sürekli tekrar eden…

Bir zamanlar böyle değildi, diye düşündüğüm anlar oluyordu. Ama o bir zamanların tam olarak ne zaman olduğunu da çıkaramıyordum. Belki bir yıl önceydi, belki on yıl..

Zaman, iç huzurunu kaybedenler için ölçüsünü yitirirdi.

İçimde bir şey sürekli yer değiştiriyordu. Oturmuyordu. Sığmıyordu. Huzursuzluk dediğin şey, bazen bir duygu değil, bir yer problemiydi. İnsanların yanında daha çok susuyordum artık. Çünkü konuştuğum her cümle, söylemek istediklerimin yerine geçiyordu ve bu bana ihanet gibi geliyordu. Asıl anlatmak istediklerim boğazımda bir düğüm olarak kalıyor, yutkunup geçiyordu. Her yutkunma da o düğüm biraz daha sertleşiyordu. Akşamları eve döndüğümde ayakkabılarını kapının önünde çıkarıyor, ama yükümü çıkaramıyordum. Ceketimi askıya assam da; içimdeki öfkeyi asacak bir yer bulamıyordum.

Bazen en küçük şeyler büyüyordu içimde. Yanlış söylenmiş bir kelime. Birinin yüzündeki umursamaz ifade. Geç gelen bir mesaj. Ve o anlarda kavga başlıyordu. Kendimle…

“Abartıyorsun,” diyordum kendime. Ama içimdeki başka bir ses hemen cevap veriyordu: “Hayır, artık katlanamıyorsun.” İşte mesele buydu. Katlanmak… Yıllarca katlanmıştım. İnsanlara, işlere, beklentilere, sessizliğe… Katlanmak, bir erdem gibi öğretilmişti bana. Ama kimse katlanmanın, bir gün insanın içini çürüteceğini söylememişti.

Bir gece aynada baktım kendime. Uzun uzun… Yüzüm tanıdıktı ama bakışım yabancıydı. Gözlerimde bir acele vardı; nereye yetiştiğini bilmeyen, nereye gideceğini bilmeyen bir acele…

“Ben böyle biri miydim?” diye sordum aynaya. Ayna cevap vermedi. Zaten aynalar hep susardı.

Aynalar en büyük hapishaneleriydi modern çağın.

Kavga büyüdükçe, ben küçülüyordum. İsteklerim azalıyor, hayallerim daralıyordu. Eskiden olmak istediğim şeyler vardı. Şimdi sadece olmamak istediklerim vardı. Huzursuz hayat sendromu dedikleri şey, tam olarak buydu belki de: Yaşamakla vazgeçmek arasında sıkışıp kalmak. Gitmek istemek ama nereye gideceğini bilmemek. Kalmak istememek ama kalmaya devam etmek…

Bir gün sokakta yürürken durdum. Hiçbir sebep yokken… İnsanlar yanımdan akıp gitti. Ben ise kaldırımın ortasında durmuş, kalbimin sesini dinliyordum: Hızlıydı. Sinirliydi. Sanki bir yere yetişememiş gibiydi. İlk kez şunu düşündüm: “Belki de sorun hayatım değildi. Belki de sorun, hayatın içinde kendime hiç yer açmamış olmamdı.” Bu düşünce beni rahatlatmadı. Ama dürüsttüm. Ve dürüst düşünceler rahatlatmazdı; sarsardı insanı.

Eve döndüm, ışığı yakmadım. Karanlıkta oturdum biraz. İçimdeki kavgayı susturmaya çalışmadım bu kez. Dinledim. Öfkesini, kırgınlığını, yorgunluğunu… Hepsini aynı masaya oturtmuştum sanki. Kaçmadım ilk defa kendimden. Kavgam bitmedi. Ama şekil değiştirdi. Bağıran bir öfke olmaktan çıkıp, konuşmak isteyen bir şeye dönüştü. Şunu fark ettim o sıra:

Huzursuzluk, bazen bir hastalık değil, bir işaretti.
Ve her işaret gibi, görmezden gelindikçe daha da sertleşiyordu.
Hangi uyarı işareti ile diner şimdi kavgamın ateşi? Durun diye bağırsam; yaşamak kaldırır mı ellerini?

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.