korkunun metresi
İçte tutulan gözyaşları akıtılanlardan daha acıtıcıdır.
Stefan Zweig
Şehir o sabah griydi; gökyüzü kurşuni bir örtü gibi alçalmış, rüzgâr yüzlere değmekten çok insanın içine işliyordu. Soğuk, yalnızca havanın durumu değildi; dünyanın ahvaliydi aynı zamanda. Ekonomik kriz, iflaslar, kapanan dükkânlar… İnsanların omuzları düşmüş, bakışları yere eğilmişti. Hayat sesini kısmış gibiydi. Böyle bir sabahın içinde Metris’in önüne gelmek, sadece bir cezaevinin kapısına değil, çağın sertliğine ve kırılganlığına varmak demekti. Beton duvarlar gökyüzünü kesiyor, dikenli teller gri ışığı paslı bir çerçeveye alıyordu; mevsimin değil, dünyanın soğuğunu üflüyordu insanın yüzüne.
Kapının önünde bekleyen insanlar fısıltıyla konuşuyor, kimse sesini yükseltmiyordu. O ise annesinin yanında duruyordu; elleri cebinde ama parmakları birbirine kenetlenmişti. Ayakkabısının ucuyla yere görünmez çizgiler çiziyor, başını kaldırıp o dev kapıya bakmamaya çalışıyordu. Kapı açıldığında çıkan metal sesi, kalbinin içinden geçmiş gibi oldu. İçeri girerken bir eşiği değil, başka bir dünyaya geçiyormuş hissi vardı.
X-ray cihazının önüne geldiklerinde görevlinin sesi düz ve alışılmıştı. “Ceket, metal ne varsa…” Annesi onun üzerindeki tüm eşyaları bandın üzerine koydu; mekanik uğultu soğuk bir hastane koridorunu andırıyordu. Sıra, ona geldiğinde bir an durdu. Metal dedektöründen geçerken içinden bir şeyin ötmesini bekledi. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, sanki cihaz göğsündeki sesi yakalayacak sandı.
“Üzerinizde metal var mı?”
Başını iki yana salladı.
Fiziki arama için kenara alındığında omuzları istemsizce gerildi. Kadın görevlinin elleri omuzlarından aşağı inerken gözlerini tavandaki titreşen floresan ışığa sabitledi. Üzerinde bir şey arıyorlardı: metal, yasaklı eşya, saklanmış bir şey… O an içinden geçen düşünce ürkütücüydü:
Acaba korku da ötüyor muydu? Cebinde taşıdığı görünmez ağırlığı da bulabilirler miydi? Boğazındaki düğümü, gözlerinin arkasında biriken ama düşmesine izin vermediği yaşları?
“Tamam,” dediler sonunda.
Ama gerçekten tamam mıydı?
Koridor daraldı, hava ağırlaştı. Kapılar birer birer açılıp kapanırken çıkan metal çarpma sesi göğsünde yankılanıyordu. Her kapı babasına biraz daha yaklaştırıyor, çocukluğundan biraz daha uzaklaştırıyordu. O an anladı:
Burada aranan şey sadece eşyalar değildi. İnsanların içlerinde sakladıkları korkular da tartılıyordu sanki. Ve onun korkusu, hiçbir makinenin algılayamayacağı kadar derindi; o korkuyu kimseye göstermemeye kararlıydı. Çünkü babası içerideyken, dışarıda en azından birinin güçlü görünmesi gerekiyordu. On yedi yaşında bir kız çocuğunun omuzları ne kadar ağırlığı kaldırırdı?
Ve o an içinden şu soru geçti: Demir kapılar insanı gerçekten içeride mi kilitlerdi, yoksa asıl hapis, kimsenin göremediği bir korkuyu tek başına taşımak mıydı?
Hangi metre ölçerdi korkunun boyunu?




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!