yakın ışıkları 8.bölüm
Kader bizleri görünmez kılar.
Gabriel Garcia Marquez
Toprak, Yağmur’un sözlerinin masada bıraktığı ağırlığı eliyle tutulur bir şeymiş gibi hissetti. Sanki biri odanın ortasına görünmez bir taş bırakmıştı da herkes ayağını ona çarpmamak için olduğu yerde küçülüyordu. Dışarıda akşam, camlara usul usul yaslanıyordu. İçeride ise herkes kendi gece payını önüne çekmişti.
Toprak, boş kalan sandalyeye baktı. Sevim teyzenin örgüsünden düşen tek bir iplik parçası hâlâ masanın kenarına takılı duruyordu.
İnsan bazen bir ölünün yerini, bıraktığı eşyanın utancı kadar hissediyordu. O iplik orada durdukça ölüm, kalkıp gitmeyecek gibiydi.
Derin bir nefes aldı Toprak:
“- Kendini bulmadan ölen insanlarda, mezarda kim yatar bilmem, dedi yavaşça. Ama kendini hiç tanımadan yaşayanlarda, hayatta kim dolaşıyor, ben onu çok düşündüm.”
Kimse başını kaldırmadı. Çünkü bazı cümleler göz göze gelinince bozulurdu. Bazı hakikatler, yüzüne bakıldığında utanırdı. Toprak devam etti:
“- Madem bugün sıra yok dedik… Ben anlatayım biraz. Belki ilk kez, gerçekten anlatırım. Ben küçüklüğümden beri insanları tamir edebileceğime inanan bir çocuktum. Kırık bir oyuncağı tamir etmek gibi değil bu; kimsenin elini sürmek istemediği kalpleri, başını yaslayacak yer bulamayan zihinleri, geceleri yatağa girdiğinde kendi sesinden korkan insanları… Onları onarabileceğimi sanıyordum. Belki de kendimi onarmak için böyle bir yalan uydurmuştum.
İnsan önce kendine söyler en büyük yalanı. Başkasına söylediği, onun yankısıdır sadece.
Benim annem çok gülerdi. Öyle kahkaha atan kadınlardan değildi; daha çok, evi ayakta tutmak için dudağını yukarı kaldıran kadınlardandı. Babam ise az konuşurdu. Az konuşan erkeklerin bir kısmı derindir derler, yalan. Bazıları yalnızca sevgiyi telaffuz etmeyi öğrenememiştir. Bizim evde kimse birbirine sarılmazdı. Kimse birbirine kötü de davranmazdı. Ama iyi davranmak da sevgi sayılmaz her zaman. Soğuk bir ülkede kimse seni bıçaklamıyorsa, bu seni ısıttıkları anlamına gelmez.
Ben o evde üşüyerek büyüdüm. Çocukken odamın duvarında ince bir çatlak vardı. Her gece yatmadan önce ona bakardım. Günden güne büyür mü diye… Büyürdü. Hem de göz göre göre. Evde kimse fark etmezdi onu. Bir tek ben bilirdim, duvarın ikiye ayrılmak üzere olduğunu. Sonra bir gün şunu düşündüm:
Demek ki bazı şeyler, herkesin içinde olduğu bir evde de sessizce çatlayabiliyormuş. Ve kimse başını kaldırıp bakmıyormuş.
Benim hikâyem, işte o çatlakla başladı. Liseye geldiğimde insanların dertlerini dinlemeye başladım. Kim kiminle küstü, kim evde dayak yedi, kimin annesi gitti, kim geceleri bileklerini uzun kolluların altına sakladı… Hepsini dinledim. Beni iyi sanıyorlardı. Belki iyiydim. Ama bir şey daha vardım ben: Kullanışlıydım.
Dert çözen insanlar çok sevilmez; çok lazım olurmuş. Aradaki farkı geç anladım. Beni seven yoktu belki de, bana ihtiyaç duyan çoktu sadece.
Gece üçte arayıp ağlayanlar, sabah başka masalarda kahkaha atarken beni unutuyordu.
Ben ise onların hayatlarında görünmez bir sağlık ocağı gibi nöbette kalıyordum. Herkes gelip yarasını bırakıyor, pansumanını olup gidiyordu. Bir tek benim reçetem yazılmıyordu.
Psikoloji okumaya karar verdiğimde herkes çok yakıştırdı bana. ”Sen bu iş için doğmuşsun” dediler. İnsanlar ne kolay karar veriyor başkasının neden doğduğuna… Oysa ben bu bölümü, insanları çok sevdiğim için seçmedim. İnsan zihninin içindeki karanlık, benim çocukluğumdaki o çatlağa benziyordu. Nereden büyüyor, nasıl ilerliyor, hangi sesten ürküyor, hangi sessizlikten besleniyor; bunu öğrenmek istedim. Belki kendi evimin duvarını geç kalmadan sıvarım sandım. Ama olmadı.
Üniversitenin üçüncü yılında bir kız tanıdım. Adı Duru’ydu. İnsan bazen bir ismin bile kader olabileceğini düşünüyor. Bende durmayan ne varsa, onda durmuş gibiydi. Sakin konuşurdu. Yüzüne bakınca insanın içindeki kalabalık biraz çekilirdi kıyıya. İlk kez biri beni dinliyor sandım. Gerçekten dinliyor… Ben cümle kurdukça yüzüme değil, sanki içimdeki çocuğa bakıyordu. İşte insan en çok orada yanılır. Görüldüğünü sandığı yerde…
Bir akşam ona, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım o çatlağı anlattım. Evimizi, annemin gülüşünü, babamın sessizliğini, üşüyüşümü… Her şeyi. O da elimi tuttu. Hiçbir şey söylemedi önce. Sonra yalnızca şu cümleyi kurdu: ”-Senin kurtarılmaya ihtiyacın var Toprak, sevilmeye değil.”
İşte o gün anladım. İnsan bazen en büyük hakareti, şefkat kılığına girmiş bir cümleden yer. Ben onun yanında hasta olmuştum. Eksik, problemli, düzeltilmesi gereken biri… O ise kendini doktor sanmıştı. O günden sonra ne zaman biri bana iyi geldiğini söylese, içim ürperdi. Çünkü iyileştirilmek istenen insan, eşit görülmeyen insandır. Benimle sevgili olmadı Duru. Ama içimde öyle bir yer açtı ki, sanki olmaması da bir terk ediliş sayıldı.
Sonra o gitti. Ben kaldım. İnsanların yaralarını dinlemeye devam ettim. Daha çok dinledim hatta… Çünkü kendi sesimi duymak istemiyordum.
Kendi sesini bastırmak isteyenler, başkalarının gürültüsüne sığınır biraz.
Ben de öyle yaptım. Herkese iyi gele gele, kendime yabancılaştım. Bir gün aynaya baktım; yüzüm duruyordu ama ben yoktum. Beni benden önce tüketmişlerdi sanki. Hayır, belki de buna izin vermiştim. Çünkü faydalı olmayı, var olmakla karıştırmıştım. O yüzden bu grubu kurdum ben. Sanmayın ki yalnızca size iyi gelsin diye. Biraz da biri çıkıp bana, ”yakın ışıkları, Toprak bu” desin diye kurdum. Ben de görünmek istedim. Ben de bir masaya oturup, hiçbir şeyi çözmeden yalnızca insan olmak istedim.”
Toprak sustu. Sustuğu anda odadaki hava yer değiştirdi sanki. Cenk ilk kez gözlerini kaldırdı. Serhat’ın dudakları titredi. Yağmur, önündeki boş bardağa bakıyordu; insan bazen en çok boş şeylerde kendini görürdü. Toprak, son bir kez konuştu. Sesi yorulmuştu ama ilk defa gerçekten kendisine benziyordu:
“- Demem o ki… Bazılarımız mezara kendini bulamadan gitmiyor. Daha fenası oluyor. Bazılarımız yıllarca yaşıyor, işe gidiyor, yemek yiyor, insanları güldürüyor, nasihat veriyor… Ama ortada kendisi olmuyor. Bir kabuk yaşıyor. Bir vazife yaşıyor. Bir rol yaşıyor. İçindeki insan ise, çok önceden bir duvar çatlağından sızıp gitmiş oluyor. Belki de insanın asıl ölümü kalbin durduğu gün değil; kendi içinden adını duymaz olduğu gündür.”
Odanın içini yine sessizlik kapladı. Fakat bu sessizlik biraz önceki gibi mezar sessizliği değildi. Daha çok, toprağın altına yeni bırakılmış bir tohumun sessizliğine benziyordu. Karanlıktı, evet. Ama içinde filizlenmeye yüz tutmuş bir şey de vardı. Ve masadaki herkes, ilk kez, kendi içine doğru eğilmişti hafifçe…




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!