yakın ışıkları 3.bölüm
“On beş yıllık ömrümü gözümün önünden geçiriyorum,
bana ne gibi geliyor bilir misiniz?
Sanki bir mezara girmişim de on beş yıl uyumuşum.
Daha şimdi uyanıyorum. Dünyayı daha şimdi görüyorum. “
Namık Kemal
Coğrafi keşifleri bitmişti dünyanın, sıra insani keşiflerdeydi. Belki içimizde bir Kızılderili saklıydı, belki de varlığını bir tek Tanrının bildiği bir coğrafyada bir çöl aslanı yatıyordu. Yalnızdık belki, kimsecikler yoktu, belki çok kalabalıktık, Tanrı herkesi ve her şeyi kapsıyordu. Bilemiyorduk. Çünkü en zoruydu insani keşifler… Bir insanın kendini keşfetmesi için mikroskop gerekiyordu. Çocukluğumuzun masallarındaki “ayna ayna, söyle bana” dedikten sonra gerçeği yüzüne haykıran bir ayine ya da. Belki ayna her gün her bakıldığında haykırıyordu bakana. Belki bizim bu kulaklar aynaya göre değildi. Gördüğümüz korkutuyordu bizi, biz korkuyorduk kendimizden. Ya sevemezsek aynadaki yüzü? Karanlıksa içimiz? Cevabını bilmediğimiz sırlar saklıyorduk yüzümüzde. İnsanın kendinden bile sakladığı sırları vardı içinde. Kendimizden de gizlemiştik. Çünkü bizim bildiğimiz saklı kalmazdı. Biz ki 21.yüzyılın ayinleri… Ne varsa paylaşmak istiyorduk insanla. Sanki ne kadar çok paylaşırsak o kadar yükselecektik insanlık kulesinde. İnsanların gözlerine, duygularına ve zaaflarına basa basa yükseliyorduk göğe. Altta kalanın canı çıksındı. Altta kaldık hasedimiz çıktı.
Dünya bir tahterevalliydi, birileri yükselirken birileri hep aşağıda kalmalıydı. Kimse aynı anda yükselemez, böyle bir imkân olsa da kimse buna tenezzül etmezdi. Çünkü birileri hep daha fazla layıktı gökyüzüne, birilerinin hakkı yeryüzüydü, yüzü dediysek de bir kuyu içi yeterdi, kuyunun da en dibi…
Grup, her geçen gün bir hastaneye dönüşüyordu. Beyaz önlükleri olmayan doktorlar, hemşireler ve hasta bakıcılar vardı masada. Fiziksel bir yaralanma, bir kanama yoktu masadakilerde.
Yalnızlığı akıtıyordu birinin, öbürünün ruhu kanıyordu, kaçmaktan nefesi kesilmişti bir diğerinin… Bu masa bir nefesti, bu masa ruh tamiri ustasıydı, bu masa kimin neye ihtiyacı varsa oydu. Masa da masaydı ha…
Serhat eskisi gibi suskun değildi artık. Aksine o kadar çok şey birikmişti ki içinde, akıp yol olsun istiyordu. Yol bulsun çiçeklensin istiyordu dinleyenlerin kalbinde. Söze atıldı:
“- Ben, küçükken görebildiğim en uzak yerlerde yaşayan mutlu insanlar olduğuna inanırdım. Bir keresinde elimle, uzaktaki şairin şehrin mezar taşları olarak tanımladığı uzun binaları göstererek, keşke orda yaşasaydım demiştim babaanneme. O da “belki oradakilerde burası için aynısını diyorlardır.” dedi. Hiçbir şey demeden doğru olabileceğini düşünmüştüm. Çünkü bilinmez, her zaman daha cazip ve ilgi çekici gelirdi insana. Bence en uzak yer kendimizi kaybettiğimiz yerdi, tekrardan dönülmesi imkânsız olan. Çünkü o kadar uzaklaşmıştık ki o noktadan, ne orası aynı kalmıştı, ne de biz. Ben ki cesareti bir iğneyle kalbine tutturulmuş, ha düştü ha düşecek diye diye dikişleri tutturamamıştım…“
Yağmur başını yerden kaldırabilmiş ve acı acı tebessüm etmişti. Hak vermiş gibiydi. Aklı hala gidemediği uzaklardaydı. Biraz daha umut doluydu. Hissediyordu, bir gün uzaklar yakın olacaktı.
Toprak, birkaç avutucu söz söylemeye çalışmışsa da tekrar çubuğu çevirdi. Çubuk fazla dönmeden yavaşça Sevim teyze de durdu. Sevim teyze çubuğun kendisini gösterdiğini fark etmiş, heyecanlanmıştı. Yıllardır beklediği sıra sonunda kendisine gelmişti.
Yenmiş tırnaklarını belli etmemek için ellerini birbirinin avucunda kenetliyordu. Onca yaşadıklarından sonra neleri anlatabileceğini, hangi anıya takatinin yeteceğini bilmiyordu ve “ben” diye atıldı:
“-Her şeyi kaybettiğimi sandığım zamanlarda, hiçbir şeyin aslında bana ait olmadığını bilmeliydim. Genç bir kız iken asıl hedefi mutluluk olmuyor insanın. Aşık olmak istiyorsun, zengin olup ihtişamlı evlerde yaşamak istiyorsun. Bunlar olursa mutluluk da eşantiyon olarak geliyor diye düşünüyorsun. Birçoğumuzun isteği buydu. Ama ben biraz farklıydım, diğerleri gibi olamıyordum, haylazdım, tozu toprağı severdim, dağların tepelerine çıkıp köyümüzdeki hanımcılık öğrenen diğer kızlara bakardım. Rüzgâr benim tersime esiyorsa, benim günümdü. Savururdum saçlarımı, çıplak ayaklarımı kayalıklardan sarkıtır ve boşluğa bakmaya başlardım. Oranın ne kadar yüksek olduğunu bi ben bi Allah bilirdi, hiçbir delikanlı yeterince sarhoş değilse oraya çıkmaya cesaret edemezdi. Doğrusu biraz üstünlük hissettirirdi bu durum, hepimizde biraz ukalalık yok muydu?
Ben yapbozun hiçbir köşesine olmayan parçasıydım kasabanın. Ben bu kasabaya ait değildim. Kaybolsam hiçbir şey fark etmezlerdi. Ara ara kaybolduğum oldu, kasaba yokluğumu bile anlamadı, kaybolan bendim, eksilen de bendim, kasaba hep tam takımdı. Bir gün ailemi o kayalıklarda, yanarken gördüm. Doyumsuz muhtar, bir avuç samanlık için yakmıştı vatanımı. Yani yarı akıllı babam ile canım anamı. Ateşin dört bir yandan çıkardığı kara dumanları uzaktan yutmuştum sanki. Nefes almak yalnız temiz havayla ilgili değildi. O gün nefesimi kesmişlerdi. Kor bir kere insanın içine düştü mü yakabileceği her şeyi yakana kadar yanıyordu. Bağıra bağıra koştum yangına. Yardım istedim, sönsün istedim, yanık da olsa bir memleket istedim. Yetişemedim, yandı vatanım. Çok geçmeden bahçeye gömdüm anamı da babamı da; sandığımla ayrıldım oradan, kasabanın ruhu duymadı. Sandıkta yazılarım, hatıralarım, iyi geçen günlerimden arta kalanlar diye topladığım birkaç kurumuş kozalak, babamın askerlik madalyonu ve annemin bana ilk işlemeyi öğrettiği sökük mendil vardı. Hayatım bir kara sandığın içine ne kolay sığmıştı. Her şey bir anda yabancılaştı.
İnsan vatansız kalınca, hiçbir yere ait olamıyor.
Ev benim değildi, yol benim çizdiğim yol değildi. Anlamıştım, bir daha asla o kayalıklara çıkamayacağımı. O kayalıklar bile benden geçmişti.
Gitmeden gömmüştüm hayatımı yazdığım günlüğümü, rüzgârın tersten esip saçlarımı taradığı, çocukluğumun mutlu sabahlarını yaşadığım o yere. Orda kalsın dedim kendi kendime, orda kalsın, yel essin yağmur yağsın, toprak taşsın ve benim gerçeğim yüz üstüne çıksın. Bazen yarım kalan bir köy çöreğinde vatanım aklıma gelir, oturur içime. Şimdi olsa o çöreği bir lokmada yerdim, o gömülü olan her şeyimi alırdım. Ben oralardan gitmiştim, yine gerçek anlamda kayıplara karışmıştım, kasaba sadece uyumuştu.”
Sevim teyze öylesine ağlıyordu ki daha fazla devam edemeyeceğini bütün grup hissetmişti. Tırnaklarını sökmek istiyormuşçasına oynuyordu onlarla. Belki sökülürse uyanırdı kasaba. Belki uyanırsa kasaba, vatansız kalmazdı… Oda da hiç olmadığı kadar derin bir sessizlik oldu. Boşluk herkesi yutmuştu. Sevim teyzenin bahsettiği boşluktu bu belki de.
Bir sandık açılmıştı, sandıktan bir köy çöreği, sökük bir mendil, birkaç kozalak bir de gurbet türküsü çıkmıştı.
Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!




Yalnızlığı akıtıyordu birinin, birinin ruhu kanıyordu, kaçmaktan nefesi kesilmişti bir diğerinin… Bu masa bir nefesti, bu masa ruh tamiri ustasıydı, bu masa kimin neye ihtiyacı varsa oydu. Masa da masaydı ha… Yüreğinize sağlık hocam bu seri hep devam etsin bizi bu masadan mahrum etmeyin.
İnsan vatansız kalınca hiçbir yere ait olamıyor. Anamı babamı kaybedeli o kadar çok zaman oldu ki kayıp olduğumu yeni anladım. Sağ olun üstat kaleminiz dert görmesin.
Serhat, Yağmur derken Sevim teyzenin hikayesi ile yandık yine. Allah yananlardan etmesin.
Biz ki 21.yüzyılın ayinleri… Ne varsa paylaşmak istiyorduk insanla. Sanki ne kadar çok paylaşırsak o kadar yükselecektik insanlık kulesinde. İnsanların gözlerine, duygularına, zayıflıklarına, zaaflarına basa basa yükseliyorduk göğe. Altta kalanın canı çıksındı. Altta kaldık hasedimiz çıktı. Özetimiz!
Masa da masaymış ha!
Hangimiz değiliz ki boşlukta?
Yüreğine sağlık dostum, artık gelsin kitabın.
İyi ki varsınız Tayfun bey, sizi okumak çok keyifli, karakterlerle vakit geçirmek muazzam
Biz bu masada nerde duracağımızı şaşırdık . Serhat olarak oturduk, Yağmurla ağladık , şimdi de Sevim Teyze ile yaş aldık.
Ablacım, eline sağlık, kızım tavsiye etti yazılarını. Yüreğine sağlık. Bu masaya bizim yaşımız birini koyman çok güzel olmuş. Aynı hikayeleri yaşamasak da acılarımızın tadı yüreğimizde aynı. İyi ki yazmışsın oğlum. Kalemine sağlık.
Tahtaravalliye binmemek diye bir tercih var mı hocam ?
Kalemine saglik deruni.