yakın ışıkları 7.bölüm

Hayatı kabul eden, ölümü de kabul etmelidir. 
Epiktetos

Bir yas masasının etrafındayız. Kimseden çıt çıkmıyor. Bu masa böyle zamanlarda ne konuşulur öğrenemedi de öğretemedi de…. Bir insanı kaybedince sanki en anlamsız anlatım bozukluğu oluşuyor dünyada. Bir insanın gidişi, koca bir sessizliği beraberinde getiriyor. Bir dünya ölüyor, bir dünya domine etkisi yaratıp başka dünyaları da yıkıyor. Bir varoluşun bir de bozuluşu olur, derdi ninem. Bugün buna ekleme yapmak gerekiyor. Bir varoluşun bozuluşu olduğu gibi bir de yok oluşu olur. Bu yok oluş, kimi zaman oldu bittiğe getirilir  hayatta kimi zaman da vakit alır. Seni tanıyan insanların hafızası kadar yaşamaya devam edersin bir müddet. Sonra hiç var olmamış gibi, sen hiç doğmamışsın gibi devam eder hayat. Bu yüzden dünyanın hızına yetişmek gerekiyor çünkü dünyaya yetişemeyen geride kalıyor.  Yaşamak bir yarıştır, bir atletizm koşu parkuru belki. Bu yüzden yürümeyi öğrenir insan ilkin. Sonra hızlı koşmayı… Koşmak zorundasın. Yakalamak zorundasın. Dünyayla dönmek zorundasın çünkü.

Sevim Teyze yoruldu, bıraktı koşuyu. Geride kaldı, zamanla gözden kayboldu dünya. Bir hafta önce, yoğun bakıma girdiğini öğrenmiştik.. Özellikle yaşlılara musallat olan virüs onu da es geçmemiş, sermişti yere. Aslında o, yıkılalı çok olmuştu. Vatansız kaldığı, annesinin ve babasının cayır cayır yandığı o yangında, onlarla beraber kül olmuştu. Şimdi virüs bir rüzgar getirmiş, o küller bu gelen rüzgarla savrulmuştu sadece.  Serhat, Yağmur, Cenk, Sakal hepsinin gözü yerdeydi.

İnsanoğlunun garip bir huyu vardı. Öleni hep yerde arardı. Ya hatıraların boyu uzun değildi ya da anıların hep bir yer çekimi vardı.

Sevim teyzenin yaşadıkları, paylaştıkları ve örgüsü akıllarındaydı. Dişlerini sıkarak severdi insanı… Öleni yaşatma şekliydi hatıralara dalıp gitmek. Bu sessizliği yine Toprak’ın dağıtması gerekirdi. Psikolog olan o idi nihayetinde.

”- Kıymetli arkadaşlar, bugün bu masada susmak serbest. Tüm seans boyunca nefes alış verişi dışında bir paylaşıma da gerek yok ama Sevim teyze bizi görseydi, anlatmamızı isterdi, konuşmamızı… Biliriz ki ölümün karşısında her kelime kaybediyor. Ölümün karşısında kimse dik duramıyor. Bugün kalanları, gidenleri, ölenleri, ölmemişleri konuşabiliriz. Bugün sıra yok. Kim konuşmak isterse, istediği yerden başlayabilir. ”

Toprak’ın bu girişi ile beraber grup kendine geldi. Kimin ne düşündüğü bilinmez ama Sevim teyzeden boşalan koltuğa ölümün oturduğu gerçekti. Ölüm bu kadar yakınken masa ölümden halen çok uzaktı. Serhat yavaşça doğruldu oturduğu yerden:

”-Ölenin arkasından ne söylenir bilmem ama Sevim teyze bu masanın hakkını verdi. Bu masada ilmek ilmek ördü acılarını. Bizim acıları da ekledi örgüsüne. Giymek nasip olmadı. Bu masada ölüme en yakın insan bendim galiba. Diyeceksiniz ki yaşın kaç daha? Hayatın bana öğrettiği en acı gerçek, ölmek için musalladan kaldırılan bir tabuta ihtiyacın olmadığıydı. Ben çoktan ölmüştüm dünyanın geri kalanı için. Hiç var olmamıştım ki… Olsaydım önemsenirdim. Değer görürdüm. Bazı insanlar üç noktanın son iki noktası gibi… Bir hikaye gelecekmiş gibi geliyor devamında. Sanki taşın altından başka bir şey çıkacak gibi… Ama hiç çıktığı görülmemiş. Hadi dünyanın haberi yok bizden, bizim gibi insanlardan… Asıl acı olan ne biliyor musunuz? Bizim haberimiz yok ki kendimizden.”

”Binlerce insan kendini bulmadan göçüp gidiyor. Kendini bulmadan göçen insanlarda, toprağa kim giriyor ?”

Serhat’ın sorusu ile ölüm ilk kez bu kadar yakınlaştı masaya. Kendini bulmadan ölen insanlarda toprağa kim giriyor? Yağmur başını yerden kaldırdı, ağlamıştı. Kimseler duymamıştı ağladığını:

”- Böyle zamanlarda sözüm içime kaçar benim. Ölüm heves gibi galiba… Kursağında kalıyor insanın, yutkunamıyorsun. Bu masada yüzlerce derde açık kalp ameliyatı yaptık. Kiminin altından kalktık, kimi masada kaldı. Ama yaşanan onca sıkıntıya rağmen ölmeyi isteyenimiz çıkmadı burada. Kimse ölmek istemez teoride. Öğrendiğim bir şey varsa dünyada, hayat her şeye rağmen güzeldir. Hayat her şeye rağmen güzeldir… Şimdi Serhat’ın bu sorusundan sonra şöyle bir yokluyorum geçmişimi, Yağmur bunca sene ne yaptın diye sorsam kendime, ölümüm gibi koca bir boşluk kalıyor elimde. Bu bana korkunç geliyor. Belki de vakit bulamadım.

Belki de bulmak istemedim kendimi. Bu yüzden gömdüm kendimi karanlığa. Ben karanlıkta kaldım diye saklambaçın durmaması da canımı sıktı. Ortaya çıkmak istemedim o yüzden belki. Ama insan hep dışına bakarsa, nasıl görür ki içini?

Yaşamak sadece eğlenmek midir, yaşamak sadece evlenmek midir, yaşamak çocuk yapmak mıdır? Değildir, yaşamak daha fazlasıdır. Mahalle baskısını atlatıp kendini aramaktır. Bir insanın bu dünyada atacağı en önemli gol, kendi kalesinedir herhalde. Ne alaka diyeceksiniz? Çünkü yenilen bir gol, geri çekilmektir. Neden ve nasıl diye sormaktır. İnsan nerden gol yiyeceğini bilmiyorsa, yemeyeceği yerlerden bile gol yer. O yüzden sormamız lazım: Ölüm gelmeden önce kendi kalesine kaç kişi atabilir ki golü?”

Sahi, kendini bulmadan ölen insanlarda, mezarda kim  kimin için yatıyor?

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.