üç şehir tek hikaye
Bir çağ mı değiştik sabah sabah ne?
Artık ölüm insanlardan olmuyor…
Edip Cansever
12 Ocak 2020, Wuhan, Çin- Jiayou
“-Wuhan, jiayou!…
Son sözleri oldu bu Miao’nun. Bana dayan derken, kendisi gitti. O kadar zor ki bu satırları yazmak… Ama yazmak zorundayım. Belki sayılı günlerim, daha kötüsü saatlerim vardır. Ne kadar daha dayanabilirim, bu karantina ne zaman biter bilmiyorum. Bildiğim tek gerçek Miao gitti, ben kaldım. Bilinmesini istiyorum. Ölmemek için direnmedik, yaşamak için savaştık biz!
Bu satırların öldüğümüze değil, yaşadığımıza şahit olmasını temenni ediyorum. Zira hiç çocuğumuz olmadı bizim, dede nene diye çağıran torunlarımız da… Anne babamız göçeli yıllar yıllar oldu. Aslında dünya için çoktan öldük biz. Şimdi devlet arşivlerine girme vakti sadece… Burada acı bir tebessüm beliriyor suratımda. Belki haftalar sonra bulduklarında bizi, bu satırlara ceset kokusu öyle sinecek ki; ölüm kokan bir zarftan, yaşadığımıza şahitlik yapılması beklenemez denilecek ve cesetlerimizle beraber bu satırlarda yakılacak.
Anlayacağın boğularak ölmüş olacağız ama yanarak can vereceğiz.
Öyle olsa bile yazacağım. Çünkü söz verdim Miao’ya. Ölmeden önce bana nasıl baktığını anlatacağıma dair…
Kanser gibiydi ama kanserden hızlıydı, yüzme bilmeyen bir insanın derin bir akarsuya düşmesi gibiydi ama daha umutsuzdu. Çünkü kanser için tıp camiası çareler üretiyordu, en azından ölümü erteleyebiliyordu ama burada sayılı, bir elin parmağını geçmeyen günler vardı ve ilacın bulunması belki aylar belki yıllar sürerdi. Yüzme bilmeyen bir adam, belki bir ihtimal cankurtaran tarafından kurtulabilirdi. Boğulmayabilirdi, boğularak ölse bile bu bir anda olmayacaktı. Ama boğularak ölmedi Miao ; Tanrının canını hemen alması için dua ederek öldü adeta.
Her erkeğin, sevgilisinden duyduğu iltifatlardan biridir nefesimi kesiyorsun. Bir daha böyle bir şeyi bir kadından duymayacağım için Tanrıya şükrediyorum. Çünkü bu gözlerle gördüm nefesi kesilmenin nasıl bir şey olduğunu…
Testler pozitif çıktığında anladık kaderimize son süratle gelen bir kamyonun çarptığını. İyi haber şuydu. Kamyon sadece bizimkine çarpmamıştı. Bu söylediğim etik gelmiyor, değil mi? Doğrudur ama başka türlü kabullenemezdik. Eğer ki sadece ikimizin başına gelseydi bu durum sorgulardım, biz bunu hak edecek ne yaptık, derdim. Kabullenemezdik. İsyan ederdik. Son günlerimiz böyle bir karantina da aşk içinde geçmezdi. Evet karantinadaydık, her şey kötüleşiyordu, aldığımız her nefes, ölüme bir an daha yakınlaştırıyordu bizi ama Miao eve varınca, öyle bir baktı ki suratıma, zamanı unuttum, öleceğimi unuttum, kaderimizin yoğun bakımda olduğunu unuttum. Bir insan öleceğini bile bile, halâ karşısındakini iyi etmek için bırakın derdini, ölümü nasıl unuturdu? Miao otuz sekiz yıllık hayat arkadaşım olan kadın, bunu da yaptı, nefesi kesilene kadar sevdi beni. Son nefesinde bile ilk günkü gibi wo ai ni dedi, yani aşığım sana… Yan tarafımda gözleri açık, gülüyor bana … Yaşarken güzeldi, öldü, çok güzel halâ…
Ben Vuhan. Altmış yaşındayım. Miao’yu kaybedeli bir saat oldu. Saat 10.07. Soluklarım yavaşladı artık. Biliyorum, geliyor gelmekte olan, oluyor olmakta olan… Kulak verin yazdıklarıma. Çünkü ölü bir adamın tavsiyesi, bedeli ödenmiş bir tavsiyedir:
Biz öldük ve yaşarken yaşasın insanlar, bunu öğrensin dünya!
“-Wuhan, jiayou… Yani Dayan Wuhan!”
24 Şubat, Milano, İtalya – Ciao Bella
“-Felicio haberleri gördün mü?
-N’olmuş ki Teodora?
-Virüs İtalya’da da görülmüş.
-Bir şey olmaz Teodoram. Akşam gelirken ne istersin?
-Sen yine de tedbirini al. İşe geçmeden maske al olur mu? …”
.
.
.
Milano Şehir Hastanesi, saat 20.00, bir adet görüntülü aramanız var:
“-Lanet olası adam, sana tedbirini al demiştim dimi? Niye almadın ha?
-Dur dur sevgilim, Teodoram. Zamanımız kalmadı. Bağırmaktan vazgeç n’olur?
-Bağırmıyorum ben. Hep böyleydin. Rahattın. Ciddiye almadın söylediklerimi. Hallederiz, dedin. Noldu Felicio Amberto? Halledebildin mi? Seni hiç affetmeyeceğim. Ama hiç…
– Teodora, Teodo… Teo…”
Suratıma kapandı telefon. Kafamın içinden çıkamıyorum:
“-Seni hiç affetmeyeceğim, seni affetme… Lanet herif! Teodora, nolur sus. Öyle söyleme. Teodora!… Sakin ol Felicio. Sakin ol. Ölmeyeceksin. Bu karantina bitecek. Eve geçip hesabını soracaksın ona, neden suratıma kapattın diye. Ölmeyeceğim dimi? Öleceksin Felicio. İster kabullen, ister kabullenme. Fark etmiyor. Her ihtimalde de kolay olmayacak çünkü. Sus Tanrının cezası… Şimdi ceza oldu dimi? Oysa Teodora, Tanrının hediyesiydi sana. İsminin anlamı öyle olduğu için değil, seninle evlenmeyi kabul ettiği için, yıllardır sana katlandığı için, seni yalnız bırakmadığı için… Tanrı sana belki de kimseye vermediği bir hediye sundu. Sense hediyesi için bir gün olsun Tanrıya şükretmedin. Hediyesine iyi bakmadın. Şimdi ceza verince mi aklına geldi ? Sus diyorum sana, sus! Ben hak ettim onu. İkna ettim. Evlendi benimle. Akşam işten geldiğimde hep karşıladı beni, yatağına aldı. Saçlarımı sevdi. Beni hiç yalnız koymadı. Gerçekten sevdiğine inandın mı? Anne babanı kaybettiğin günü hatırlıyor musun Felicio? O gün seni aramıştı, sana söylemek istediğim bir şey var, demişti. Hatırladın mı? Hiç sordun mu ona, o gün ne söyleyecektin diye? Sormadın dimi? Korktun. Çünkü sen cevabını bildiğin soruları sormaktan korkarsın, değil mi Felicio? Çünkü sen adi ödlek herifin tekisin! Hayır hayır korkmadım, önemli olsaydı söylerdi. Numara yapma Felicio! O gün senden ayrılmak istediğini söyleyecekti, bal gibi biliyorsun bunu ama anne baban ölünce kendi kendine yediremedi bu durumu. Bu yüzden ayrılamadı. Bu yüzden evlendi seninle. Hayır, sevdiği için evlendi. Madem severek evlendi neden bunca yıl çocuk yapmadınız? Hazır değilim, dedi çünkü, hazır değilim. Felicio elli altı yaşındasın. Maç bitiyor ve sen halâ hazır olmadığına mı inanıyorsun? Hayır yalan söylüyorsun, sırf bir insan bir insana acıdığı için onunla evlenir mi? İşte tam da bu yüzden, Tanrının sana hediyesiydi o. Çünkü kötü bir huyu vardı Teodora’nın. Merhametinin esiriydi. Hatta Eski Yunanda merhamet Tanrıçası olabilirdi, seninle evlenmeyi seçti o. Hatırlasana, bir kere dolandırılmıştı, suçlu yakalandı sonra, çocuk yalvarmıştı ona, birkaç timsah gözyaşı dökmüştü üstüne, biliyordu yalan söylediğini ama şikayetçi olmamıştı yine de. Oysa suç suçtu. O, hep böyleydi. Burada hatalı olan o değildi, sendin. Çünkü sen üzerine alındın bu durumu. Oysa senin yerinde başkası olsaydı da durum değişmeyecekti.
Artık pes et, kabullen Felicio! O yüzden seni affetmeyeceğim, dedi. Tedbir almayıp öleceğin için değil, şu ana kadar onu kendine tutsak ettiğin için öyle söyledi. Kapatmasaydı telefonu, yine merhamet edecekti belki de, dolandırıcı çocuğu affeder gibi affedecekti seni de.
Ama ömründe ilk kez sevdi beni, dürüst oldu. Teşekkürler Teodora!
Teodoram, Tanrının en güzel hediyesi. Aslında hep merak ediyordum, Tanrının bir gün bu hediye için bana ne ceza keseceğini. Seni gidi zavallı Felicio, ne sanmıştın, Tanrının vergi almayacağını mı düşünmüştün bu hediye için?
28 Mart, İstanbul, Türkiye- Hasretinden Prangalar Eskittim
Sevgili Nadra,
Böyle bir çağda, bir satır nasıl başlar bilemedim. Ama senin için bu satırların parmaklarına ve yüreğine değdiğinde, kolonya ferahlığı vermesini dilerim. Son mektubunda korkuyorum demişsin. Korkma sevgilim! Biz sizden önce aldık tedbirimizi, evde kalmadık belki ama koğuşumuzu da terk etmedik. Mahpus dediğin de bir nevi hastane. Karantina süresi dışarıya nazaran biraz daha uzun sadece. Hem sağ olsunlar yetkililer tüm tedbirleri alıyorlar. Görüşler iptal, avukatlar uğramıyor. Anlayacağın çare sensizlik… Telefonda bile sıkıntı var. Yasaklanabilir. Herkes kulağını tutuyor sonuçta. Çare sessizlik… Allah korusun. Birimizde olsa, kimse önüne geçemez. Çünkü içerde her şey anca beraber kanca beraber… Elimde kalan bir tek mektup. O yüzden her satırın arka sayfasındaki yerine notalar çiziyorum. Eline aldığında bu mektubu, kalbinle geçtiğinde üzerinden, her kelimenin ses vermesini istiyorum. Duymanı istiyorum Nadram. Bağıra bağıra haykırıyorum çünkü. Sizi çok özledim…
Haberlerde gördüm, herkes kendi derdine düşmüş dışarda. Biz sizi izliyoruz ama dünyanın bizden haberi yok. Korkularımızdan, suçumuzdan, masumiyetimizden… Katalogdan beğendikleri bir suçla tutukluyum aylardır. Bunu sen biliyorsun, ben biliyorum, hâkim biliyor, marketin çırağı bile biliyor. Herkes her şeyi biliyor, kimse kimseyi savunamıyor ama.
Bu çağda namussuzluk, avantajlı olarak dünyaya gelen çocuklar gibi. Her istediğini herkese yaptırıyor.
Allah korusun, bu salgın biraz yayılsa işte o zaman kaçacak insanlar insanlardan, benden kaçtıkları gibi… Çünkü yeni bir şeymiş gibi sunuluyor ölüm. Aslında kaderin, yüzyıllar öncesinden farkı yok. İnsanoğlu işte; yine sayılara takılıyor. Sayı ne kadar artarsa, korku o kadar çok eve giriyor. Eskiden mezarlar -özellikle büyük devlet adamlarının, şairlerin ve yazarların mezarları- şehrin merkezine yapılırmış. Yapılırmış ki insanlar hatırlasın diye:
Ölüm var! Ama biz unutalı çok oldu ölümü. Uzun ömürlü sağlık sigortalarımız var artık. İşte bu yüzden korkumuz. Ne olursa olsun yanmasın sigortamız.
Nadram, korkma! Burada maskeler yok, karantina altına alınmış hasretler var, her seferinde çarpıp duvara, yüreğime düşüyor… Biliyor musun Nadra, tavana astım hayallerimizi, biraz daha geçsin zaman, toplayacağım ipini. Sonra bırakacağım semaya.
Nadram uçurtmamı vurmasınlar, söyle onlara!
Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!




Namussuz bir çağ bu Nadra.
Tayfun Bey birbirinden güzel yazılarınızı hayranlıkla takip ediyorum ve yeni yazınızı sabırsızlıkla bekliyorum, yüreğinize sağlık???
Eline sağlık çok güzel ?
Çok teşekkürler.